Yorum bırakın

Aşk-ı Sani Çıkıyor

4Büyük Selçuklu Devleti’nin manevi sultanı Abdülkâdir-i Geylânî’nin hayatının konu alındığı, binlerce okurun merakla beklediği kitap piyasaya çıkıyor.

Araştırmacı-yazar Engin Dinç yeni kitabında Büyük Selçuklu Devletinin son dönemlerini, Bağdat’ı, o dönemde yaşamış Bağdat’ın önde gelen ilim adamlarını ve kadiri tarikatının kurucusu olan Abdülkâdir-i Geylânî’nin hayatını konu alıyor.

Önceki eserlerinde İslami ilimleri kişisel gelişim gözüyle değerlendiren yazar bu kitabıyla da İslamiyet’e büyük yararı olmuş ilim insanlarının yaşantılarını, dönemin sosyolojik ve kültürel yapısını o günkü dokuyla ele alıyor ve okuyucuyu o döneme bir yolculuğa çıkarıyor.

Aşk-ı Sani; “Evinizin Mektep Olmasını İster Misiniz?” Sorusu ile her evi Edebî Mektep haline getirmek isteyen Uyanış Yayınevi’nden çıkacaktır. “Aşk- ı Sani” henüz piyasaya çıkmamasına rağmen Nitelikli Kitaplar ve Okurlar Platformu’nun da seçme eserleri arasına girmeyi başardı.

Aşk- ı Sani’nin 2017 Ocak ayında tüm kitabevlerinde satışta olması bekleniyor.

Yorum bırakın

Engin Dinç, Haber Curcuna Dergisi Röportaj Gerçekleştirdi

engin-dinc-1Biraz sizi tanıyabilir miyiz?
 
1988 yılında İstanbul da dünyaya gelmişim, ücra mahallelerin ilk ve ortaokullarında çocukluğumu geçirdikten hemen sonra çalışmaya başladım. Yarım, dağınık, ekonomik zorluklar içerisinde geçti çocukluk ve ergenlik dönemim. Kendi ayaklarım üzerinde durmak için 19 yaşımda evi terk ettim. Roman olacak bir hayatım var aslında; sokaklarda yattığım dönemler de oldu, protokol masalarında lüks mekânlarda ağırlandığımda… 2011 yılında Adalet Bakanlığı’nda zabıt kâtibi olarak göreve başladım. Açık öğretim lisesi ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunuyum. Şimdi ise öğrenim hayatıma Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Bölümü’nden devam ediyorum. Bir sonraki hedefimde hâkim olmak var. Sokaklardan, hâkimlik koltuğuna… Neden olmasın!
Yazar Engin DİNÇ, Haber Curcuna Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, Yaşam Koçu ve Yazar Onur SANCAK ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Röportajın tamamına Haber Curcuna Dergisi‘nden ulaşabilirsiniz.
engin-dinc-2
Yorum bırakın

Zabıt katibinden yeni kitap

“Yazma işi meslek olunca insan yazmadan duramıyor…”

Geçtiğimiz yıl bloğunda yazdığı makalelerle Hiç (AŞK’ın Tarifi) isminde bir deneme kitabı çıkaran ve kitabıyla binlerce okura ulaşan zabıt kâtibi Engin DİNÇ yeni bir kitapla karşımıza çıktı.

Yazar ilk kitabında kişisel gelişime tasavvufi bir bakış açısıyla bakmış ve kişisel gelişim konularına dini boyut kazandırmıştı. Okurların sevgisini kazanan Engin DİNÇ yeni kitabı Aşk-ı Sani’yi tanıttı.

Bu kitabı kaleme almak bir rüya ile başladı

Engin DİNÇ, bir gece rüyasında kendisini peygamberler arasında görmüştü. Rüyasında Hazreti Musa, hazreti İsa ve hazreti Yusuf sohbet ediyorlar; yanlarında da Abdülkadir-i Geylani hazretleri vardı. Uyandığında rüyanın çokça etkisinde kalan yazar Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin hayatını araştırmaya karar verdi ve yaklaşık 2 yıllık bir araştırma sonunda; Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin hayatının anlatıldığı bu kitap ortaya çıktı.

Kitapta Abdülkadir-i Geylani’nin hayatı, yaşadığı dönem, hocaları, ilahi aşk yolunda çektiği sıkıntılar ve bazı sohbetleri yer alıyor.

“Yazma işi meslek olunca insan yazmadan duramıyor…”

Yazarla yapılan bir röportaj sırasında yazarlığa nasıl başladığı sorulduğunda şöyle anlatıyor: “Aslında yazarlık ilk defa bir iddia üzerine başladı. “Televizyon izlemeye ayıracağım vakitle bir kitap yazarım.” demiştim. Sonunda ilk kitabım Hiç (AŞK’ın Tarifi) böyle ortaya çıktı. Okurların beğenisini de kısa zamanda kazandı. Daha sonraları da yazmaya devam ettim. Son kitabım Aşk-ı Sani ile Hiç (AŞK’ın Tarifi) arasına Kalpdaş adında bir de şiir kitabı sıkıştırdım. Yazma işi meslek olunca insan yazmadan duramıyor…”

“Lütfen daha hoş görülü, daha samimi olalım…”

Engin DİNÇ, diğer yazar ve şairlere bir mesajı olup olmadığı sorulduğunda şöyle devam ediyor: “Yazdıklarımızı okuyabilmek için harçlıklarını kitaba yatıran gençlere lütfen daha hoşgörülü ve daha samimi olalım. Ben; harçlık bulunca alkole, sigaraya ve daha kötülerine yatıranların arasında büyüdüğüm için parasını kitaba yatıranların ne kadar saf, ne kadar temiz olduklarını görebiliyorum. Lütfen onları kibir ile ego ile ekonomik kaygımız ile bir kazanç kapısıymış gibi görerek kendimizden uzaklaştırıp; kirletmeyelim. Okuyanlar hep temiz kalsınlar. Okuyarak yüce Türk Devleti’ni muasır medeniyetlerin üzerine çıkarsınlar.”

Engin DİNÇ, Uyanış Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Aşk-ı Sani ile de gönüllere yer edeceğe benziyor…

Yorum bırakın

FETÖ Tarihi

Fetö-TarihiYıllardır ABD ile müttefik olup, ömrü katletmek ve ırkçılık ile geçmiş AB kapısında bekliyoruz. Halk ABD’yi sevmiyor, AB’yi istemiyor. Halk Turan’ı, Türk-İslam Birliği’ni istiyor. Rusya, Çin, Hindistan’la değil Azerbaycan, Türkmenistan, Pakistan ile bir birlik çatısında birleşelim istiyor. Biz ırkımızdan ve dinimizden olan devletlerle birleşince güçlü olamaz mıyız? Bu gücü ve imanı veren; devletlerin silahı ya da parası mı ki!? İmanımızdan mı şüphemiz var da süper güç denilen Siyonizm maşası, Tapınak Şövalyelerinin kalıntısı hükümetlerle yönetilen devletlerin peşinde geziyoruz! Biz, Elhamdülillah milletçe süper gücüz! PKK, DAEŞ, FETÖ’yü ve benzerlerini ancak birlik devletleri arasına sıkıştırarak yok edebiliriz. Onların dışarıyla olan kan bağını keserek bitirebiliriz. Pazarlıkla, antlaşma ile ancak onların kan toplaması için zaman vermiş oluruz oysa onların bitmesi için kan damarlarına inhibisyon yapılmalı, o damarlar tıkanmalı, kesilmelidir.

AB artık BM gibi, NATO gibi var ve yoğun arasına sıkışmış bir birliktir. İngiltere, AB’den ayrılarak yeni planını devreye koyma kararı almıştır. Bu plan Five Stars’ı kurmaktır. Five Stars; İngiltere, ABD, Rusya, Çin ve Hindistan’ın bir araya gelerek oluşturduğu yeni birliktir. Bu birliğin asli amacı dünyayı beş bölgeye bölüp yönetmek ve sadece kendi içlerinde ticaret yapmaktır. Eğer Five Stars’ın karşısına yeni ve geniş coğrafyaya sahip bir birlik ile çıkılmazsa Five Stars’ın yönettiği devletlerden bir tanesi olmak kaçınılmaz olabilir. Öyle ki Five Stars’ın yönetimine girip de kendimizi özgür sanmamız bile mümkündür. Çünkü beyinleri sadece fitne üzerine çalışan İngilizler bize kendi dinimizi, milli değerlerimizi satacak ve parasını kendisine götürecektir. Biz ise dinimizi ve milli değerlerimizi özgürce yaşadığımızı zannedeceğiz. Oysa her geçen gün daha fakir, daha kültürsüz ama daha çok şükür etmeyi öğrenmiş bir millet haline getirileceğiz. Şükürden kastım dinimizin bize emrettiği şükür değil, aksine toplum olarak verdiğimiz emeklerin karşılığını alamamamıza rağmen aldıklarımızla yetinmemizin istenmesidir.

Sömürgecilik orta çağda kalmadı. Günümüzde bu sömürü hala devam etmekte ve en fazla maneviyat üzerinden yapılmaktadır. Zihin kontrolü ve hormon kontrolü ile yapılmakta; kültürel bir değer yeni nesle “eski, bayat”, dini bir değer ise “gereksiz, cahilce” olarak kabul ettirilmektedir.

15 Temmuz 2016 tarihinde ülkemize ve milletimize karşı yapılan terör saldırısının arkasında sadece FETÖ’nün olduğuna inanmıyorum. Bu darbe girişiminin ve terör saldırısının nasıl yapılacağını ve ne şekilde gerçekleştirileceğini planlayanların Tapınak Şövalyelerinin kalıntısı olan CIA’ın yaptığından, bu terör saldırısını finanse edenlerin de İngilizler olduğundan yana şüphe duymuyorum. FETÖ’nün kukla olarak göründüğü fakat arkasında CIA ve İngilizlerin olduğu bu terör faaliyetinin başarısız olmasından sonra tekrar piyasaya çıkan PKK ve DAEŞ kaos ortamı yaratma planlarına hala devam etmektedirler. Milletimizin yüksek onuru ve imanını kırabileceklerine inanmıyorum. PKK ve DAEŞ’de bu imanı kıramayacaklarının elbette farkındalar fakat yaptıkları bu terör saldırıları gelecekte yapmayı planladıkları FETÖ’nün darbe girişiminde olduğu gibi daha büyük terör saldırıları için güç toplamak ve toplumuzun algısını değiştirmeye çalışmak içindir. Demem o ki, PKK ve DAEŞ yaptıkları terör saldırılarıyla gelecekte yapmaya kalkışacakları daha büyük saldırılar için zaman kazanıyor, güç topluyor, finans kaynakları bulmaya çalışıyorlar. Bu durum karşısında ülkemizi iç ve dış mihraklara karşı savunma görevini üslenen asker, polis ve istihbaratımızın yüksek teyakkuzda olması gerekmektedir.

40 YILLIK FETÖ YAPILANMASI

FETÖ’nün birkaç yıllık bir yapılanma olmadığını hepimiz biliyoruz. Yaklaşık 40 yıldır bu ülke üzerinde emelleri olanlar ve Çanakkale’yi kaybedenlerin finanse edip planladığı bu örgüt geçmiş günlerin intikamını alabilmek amacıyla kuruldu. Bu gün yaşananları net görebilmek için tarihimizin önemli olaylarına, önemli dönemlerine ve o önemli olaylarda rol alan kişilere iyi bakmalı, iyi analiz etmeliyiz.

Çanakkale’de silahı olmayan ama yüreğinde kocaman imanı olan daha 15’lik yiğitlerle zafer kazandığımızı gören özellikle İngilizler, Türk milletinin imana ve İslam’a ne kadar bağlı olduğunu gördüler ve bunu milletimizin bir hassasiyet noktası olarak kabul ederek ülkemiz üzerindeki yeni emellerini gerçekleştirmede bu hassasiyeti kullandılar. FETÖ denen yapılanma da işte bu mantıkla yaklaşık 40 yıl önce ortaya çıktı. Bu yapılanmanın tek olduğuna inanmıyorum. FETÖ gibi birçok yapılanma yine bizim hassasiyetlerimiz kullanılarak oluşturulmuştur. Milletçe kendi hassasiyet noktalarımızı bilirsek, bu gibi yapılanmaların da masum gibi görünen oyunlarına kanmaz ve yüksek bir irade göstererek yapılanmaya başlamadan ortadan kaldırabiliriz.

TAPINAK ŞÖVALYELERİ VE AMAÇLARI

Birinci Haçlı Seferi’yle ortaya çıkan ve toplamda 9 kişiden oluşan bu şövalyelerin asıl amaçlarının dışına çıkmaları büyüyle uğraşmaya başlamalarıyla olmuştur. Büyü ve karanlık güçlerle uğraşmaya başlamalarıyla kendi dinlerinde de lanetlenen bu şövalyeler gün geçtikçe sayılarını arttırdılar ve ilk yüz yılda yaklaşık 20.000 üyeye sahip oldular. Defalarca Hristiyan mahkemelerinde yargılandılar, idam edildiler, hapse atıldılar. Kudüs’ü koruma görevini üstlenmiş olan ilk ekipleri de Selahaddin Eyyubi tarafından öldürülmüş ve Kudüs, İslam egemenliğine girmiştir.

Bugün “Dünya Savaş Haritası”na bakarsanız Avrupa’da savaş yaşanmamış cephe kalmamıştır. Bu savaşların sebepleri Tapınak Şövalyeleri ile Avrupa Devletleri arasındaki yüzyıllar öncesine dayanan davaların intikamıdır. Avrupa’dan yeterince intikam almış olan Tapınak Şövalyeleri son yüz yıldır İslam beldelerine gözünü dikmiş ve Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü Fethi sırasında yaptıklarının intikamını almaya çalışıyorlar. Bu durumun fehametinin de farkında olmalıyız. Tapınak Şövalyeleri bugün Avrupa’daki birçok devletin yönetim kadrosunda yer alırken, en güçlü şirketlerin de patronluklarını yapmaktadırlar. Ayrıca CIA adı altında fiziki varlıklarına da devam etmektedirler. Dini ve kültürel hiçbir inanç ve hassasiyetleri olmayan bu şövalyelerin bugünkü sayısı milyonlara ulaşmıştır. Üstelik bünyesine sıradan vatandaş olarak adlandırabileceğimiz kimseyi barındırmamaktadır.

TAPINAK ŞÖVALYELERİNİN ÜLKEMİZDEKİ OYUNLARI

En görünür olanının FETÖ olduğu şövalye oyunlarını coğrafyamızın tarihine bakarak daha net görebiliyoruz. Tarihte yaşadıklarımızı dikkatli analiz ederek gelecekte yaşayabileceklerimizi de görebiliriz. Hayal gücümüzü geniş kullanmak ve aklımıza gelen her şeyi hatta imkânsız gibi görünenleri de imkân dâhilinde kabul etmeliyiz. Çünkü bu şövalyelerin en büyük özelliği yapacaklarını kamuoyuna imkânsız gibi göstermek ve değersizleştirmektir. Bunun en belirginini “Artık darbe mi kaldı?” denmesine rağmen bir darbe girişiminde bulunulmasıdır.

Ülkemiz ve ümmetimiz üzerinde oyunları ve emelleri olanların bu oyun ve emellere bir şekilde devam edeceğinden şüphemiz yoktur. Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’in emirlerine uymadığımız zamanda da bu oyunlara düşeceğimizden hiç şüphem yoktur. Yazımın en başında da dediğim gibi bizim artık AB’ye girme amacından vazgeçerek Türk-İslam Birliğini kurma amacında olmalıyız. Velev ki Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim de bize Maide Suresi 51. Ayette şöyle emrediyor: “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” Biz bu emre uyarak kendi milletimiz ve ümmetimiz içinde birleşmeli, ticari faaliyetlerimizi de kendi içimizde yapmalıyız. Aksi halde onların gölge oyunlarına bir şekilde kurban olacağımıza inanıyorum. Ne kadar güçlü bir devlete ve millete sahip olsak da Kur’an-ı Kerim’in emrinden çıkmamız bize refah değil, felaket getirecek; FETÖ gibi örgütlerin içimizde olması devam edecektir.

21.08.2016

Engin DİNÇ

Yorum bırakın

Darbe Günlüğüm

Halk-Özel-Harekat-HÖHİnsana “Bu nasıl bir imandır?” sorusunu sordurtan o muhteşem milletin bir mensubu olarak o hain gecenin göbeğinde kendisini bulmuş bir adamın biraz hüzün, biraz kızgınlık ve en çok da onur duygusu dolu yazısıdır bu…

Ankara’dan İstanbul’a doğru saat 16:00’da hareket edeceğim. Daha ilk dakikalardan itibaren eğlenceli bir yolculuk olacağını düşünmeye başlamıştım. Polis, bomba imha ekibi ve sinyal kesici araçla peronlara girmişti. Hayretle olan biteni izliyordum. Şüpheli bir paket fünye ile patlatılacaktı. Beni uğurlamaya gelen nişanlıma “Cam kenarından uzak dur fünye basıncıyla camlar kırılabilir!” dememe kalmadan bir kadının avazıyla irkildik “Ne yapıyorsunuz çantama?” diye bağıran kadının çantasıymış meğer, unutmuş… Şüpheli paket imhası bir anda komedi oyununa döndü, kadın ispatlamaya çalışıyor, polis ikna olmaya çalışıyordu. Tüm bu yaşananlar sadece beş dakika sürdü. Beş dakika gecikmeli olarak İstanbul’a doğru harekete geçtik. Bir numaralı koltukta olmanın güzelliğiyle yolu izleye izleye gidiyordum. Tahminen saat 22:00’da Esenler’de Büyük İstanbul Otogarı’nda olacaktık.

Dudullu’daki yolcularımızı bırakıp tekrar Esenler’e doğru hareket ettik bir süre yol gittik köprü girişine yaklaştığımızda garip hareketlilikler olduğunu sezdik, ilk önce trafik kazası olduğunu düşünüyorduk. Bende trafik kazası mı acaba diye internette gezinirken askerin köprüyü kestiğini öğrendim. İlk bilgiler 11 Eylül’de Amerika’da olduğu gibi bir terör saldırısı ihtimaliydi. Köprü ondan kesilmiştir diye düşündü yolcular ama bana garip gelen ise İstanbul’a giriş yönü kapalı fakat çıkış yönü açıktı. Madem saldırı ihtimali mevcut o zaman iki yön de trafiğe kapatılmalıydı. Hadi diyelim ki bu terör saldırısıydı peki bu şehrin polisi varken askere ne oluyordu? Bu resmen bir darbe eylemiydi ama anlayacaktık, yolculara bir şey diyemedim. Muavini yanıma çağırıp “Bu ciddi bir iş merkezi bir arayıp sorun!” dedim…

Bir süre sonra telefonum çaldı, nişanlım arıyordu. Durumu anlattığımda o da Ankara’da jetlerin havalandığını ve alçak irtifa ile evlerin üzerinde gezindiğini söyledi. Korkmuştu. Telefondan dahi jetlerin seslerini duyuyordum. Nişanlım; “Sürekli patlamalar oluyor, bir şey mi oluyor?” diye korkulu bir sesle bana soruyordu. Durumu bende tam anlamış değildim. Sadece diğer yolcuların duymasını engellemek için elimle ağzımı kapatarak sessizce; “Camlardan uzak durun bu bir darbeye benziyor.” Dedim. Telefonu kapattıktan sonra Hava Kuvvetleri’nde görevli bir yakınımı aradım. Durumdan haberdar olmadığını söyledi. Dakikalar sonra tüm niyetler anlaşılmış, darbe girişimi Başbakan’ın da açıklamasıyla netleşmişti. Karşımızda eli silahlı asker göz göze bekliyorduk. Bir süre sonra köprünün diğer tarafı da trafiğe kapatıldı. Şaşkın bakışlarımız arasında dört tank yan yoldan ters istikamete doğru ilerleyerek önümüze dizildiler.

Telefonum tekrar çaldı. Nişanlım korkulu bir ses tonuyla “Ankara’da çok büyük patlamalar olmaya başladı!” diyordu. Jetlerin sesleri telefona kadar geliyordu. Ankara’da ki evimiz TBMM’ye çok yakındı. Telefonu kapatıp sosyal medyada canlı yayınları takip etmeye başladığımda şaşkınlığım biraz daha arttı. Türk askeri TBMM’yi vuruyor, yolda ki insanlara helikopterler ile ateşler açılıyordu. Bunlar Türk askeriydi! Bu nasıl Türklük bu nasıl askerlik onuruydu?

Güldüm bir an kendi kendime. Bu benim silahların arasında kaldığım kaçıncı olaydı diye… Zaman geçsin diye bazen internete bakıyor bazen kahve içiyordum. O sırada araç radyosundan ilan okunmaya başlandı. TRT Radyo’da darbe yapıldığı açıklanıyordu. Yolculardan isyan edenler, ağlayan kadın ve çocuklara baktım. Fakat sakin olun bu gerçek değil desem de “Nasıl değil okunuyor işte…” yakınmaları geliyordu. Oysa ben haber almıştım üç-beş askerin zorlamasıyla bu ilan yapılıyordu. Tamamen hür iradeli bir haber ve bildiri değildi.

İnsanlar hem korkuyor hem de beklemekten acıkanlar, tuvaleti gelenler sabırsızlanıyorlardı. Asker ise kılımızı kıpırdatmamıza izin vermiyordu. Bende aynı durumdaydım. Biraz zaman geçer ümidiyle bir şeyler okumaya başladım. Gözüme Saff Suresi 13. Ayet takıldı. Onu görünce parmağımdaki yüzüğüme baktım, tebessüm ettim. Bu iş gece 03:00’da bitecek dedim içimden…

Aynı şeyi Facebook profilime de yazdım. “Saat 03:00’a kadar tüm darbe girişimi yapanlar kışlalarına dönecekler. Sabaha da cezalar verilmeye başlanacak… Bu darbe girişimi böyle biter! Halk kazanacak!”

Beklemek çok uzayınca artık araçlardan inen insanlar askerlerin yanına doğru yürümeye başladılar. Askerler silah doğrultarak “Can güvenliğiniz için uzaklaşın, bu bir sıkıyönetimdir.” Diyorlardı. Benim askerim bana “Can Güvenliğin” için ve “Sıkıyönetim” kelimelerini kullanıyordu. İnsanlar önce sakince konuşarak ikna yöntemini denediler. “Komutanım…” kelimesiyle cümleye giren vatandaş; “Açın yolumuzu çoluk çocuk aç perişan olduk!” diyordu. Fitil ateşlenmişti, patlaması uzun sürmedi. Halka silahı çevirip namluya mermiyi süren askerler bunu yaptıklarına pişman olacaklardı. Bir kısmı tankların içine gidip saklanmaya başladılar. Bir kısmı sorunun fehametini çabuk sezdi ve emniyet güçlerine silahlarıyla birlikte teslim oldular. O teslim olan erlerden bir tanesi dahi tek tokat yemedi.

Saat 01:00’da geldiğinde köprü girişinden karşı şeride geçmeyi başaran araç hızla Dudullu tesislerine dönme kararı aldı. Köprü iyice karışmış, insanlar tanklarla ezilmiş, ambulanslar aranıyor, sağlıkçılar aranıyordu. Can çekişerek ölen insanlar, ilk anda tank paletleri altında parçalanmış bedenler ve onların çığlık çığlığa ağlayan eşlerini görmek o kadar ızdırap vericiydi ki sonraki günde dövülen asker haberleri beni hiç üzmedi. Kanunsuz emir dinlenmemeliydi. Evet, ben vicdanlı bir adamım ama o an vicdandan eser kalmıyor, korkudan da… Çatır çatır kurşun sıkan askerin karşısında “O mermin bitecek, vur vur göğsüme sık!” diyen insanların cesaretleri tamamen delilikti. Mikron korku hissetmiyorduk!

Dudullu’ya vardığımda gözlerimin önünden gitmeyen görüntüler bir yandan, benim yolda olduğumu öğrenen arkadaşların aramalarıyla susmayan telefon bir yandan yormuştu beni… Hemen motosiklet ile olduğum yerden alındım. Kalanlar ne yaptılar bilmiyorum ama hiçbir araç yoktu. Servis, taksi hiçbir şey…

Gecenin geç saatine kadar uyuyamadım. Cuntacıların sosyal medya timi çoktan iş başına geçmiş eski trafik kazası görüntülerini, PKK’nın sosyal medya hesaplarındaki eski paylaşımlarını alıp bir güzel montajlayıp halka servise başlamışlardı bile…

Meydanda kanlarını dökenlerin, canlarını verenlerin evde bıraktıklarını kandırmaya çalışanlara, çocukla babayı düşman etmeye çalışanlara izin vermemek gerekiyordu. Tüm bilişim bilgimi bu yönde kullanmaya karar verdim. Ulaştığım tüm kaynakların orijinallerini paylaştım, paylaşılmasını sağladım. Darbeyi öven kişileri tespit edip ekran görüntüsü ve bağlantı adresiyle birlikte gerekli birimlere ilettim. Tekrar da yaparım. Ülkemizi her yerden bölmeye çalışanlara izin verecek değiliz.

Ortalık durulduktan sonra sosyal medya üzerinden halkı galeyana getirmeye çalışanların teker teker tespit edilerek haklarında vatana ihanet başta olmak üzere birçok konuda dava açılmalıdır. Tabiri caizse sürün sürün süründürülmeliler.

Bu vatan hepimizin yarın da bugün bize dost görünenler bu ve benzeri kalkınmalara girişenlerse en doğru cevabı vermemiz lazımdır. M. K. ATATÜRK’ün “Gençliğe Hitabesi”nde söylediği gibi “İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!”… İşte bugün sokaklardaki binlerce vatansever sonlarını hiç düşünmediler… Asıl demokrasi sevdalıları sokaklarda iken kendilerini Kemalist ve demokrat olarak tanıtanların çoğu ise darbe girişimine tiyatro diyerek hala hainleri destekliyorlar… Onlar için yazıklar olsun demekten başka bir şey gelmiyor elimden…

Şehitlerimizin mekânları cennet olsun. Allah (c.c.) yar ve yardımcımız olsun inşAllah…

16.07.2016

Engin DİNÇ

Yorum bırakın

İçimizi Boşaltıyorlar

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Sevgili kalpdaşlarım, sosyal medyayı sürekli takip eden birisiyim. Son günlerde sosyal medyada bazı sayfa ve gruplar kurarak örgütlenen ya da örgütlenmiş gibi görünen kimi kişiler, sadeleştirilmiş din adı altında mukaddes dinimizin içini boşaltma, insanların akıllarını bulandırma çabaları içine düştüğünü görüyorum. Bu kişiler kurdukları sayfalar ile Peygamberi yok, hadisleri yalan, ilmi, fıkhı gereksiz sayarak sadece Kur’an-ı Kerim ile her şeyin tamam olduğundan bahsederek akılları bulandırıyorlar. Evet, Kur’an-ı Kerim eksiksiz, her şeyi içinde bulabileceğimiz derecede tamamlanmış ve Yüce Yaratıcımız Allah-u Teâlâ’nın indirmiş ve iman etmemizi emretmiş olduğu son mukaddes kitabımızdır. Bundan şüphe duymak bizi din çerçevesi dışına iter. Yalnız bir ayrıma da ihtiyacımız var ki Kur’an-ı Kerim’e ne kadar bağlı isek, O mukaddes kitabı bize öğreten Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e de o kadar bağlı olmalıyız. İlmi yok sayan bu kişiler; bilmiyorlar ki Kur’an-ı Kerim tek başına bir ilim kitabıdır. Tüm pozitif bilimleri bünyesinde barındırır…

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’i sevenleri O’na tapınıyor diyerek dinsizlikle suçlayan bu kişilere güzel bir cevap vermenin vacip olduğunu düşünüyorum.

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem bize öğretici, öğretmen ve örnektir. Biz Müslümanlar İslamiyetin tam olarak nasıl yaşanılması gerektiğini Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’den öğrendik ve O’ndan öğrendiklerimizi tatbik ederek Mukaddes dinimiz İslam’ı bir buçuk asırdır hayatta tutuyoruz ve Yüce Allah Celle Celaluhû da izin verdikçe ayakta tutacağız. Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizlere örnek olarak görevlendirildiği mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi 21. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali) Görüldüğü üzere Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizler için bir örnek teşkil ettiğini ve O’nun yolunda gidilmesi gerektiğini bu dini arındırmaya çalışanların tek kaynak olarak kabul ettikleri ve bizimde ilelebet kabul ettiğimiz hakiki kaynak olan Kur’an-ı Kerim emrediyor. Onlar Kur’an-ı Kerim okumakta samimi olsalardı bu ayeti ve bunun gibi onlarca ayeti kerimeyi yok saymazlardı. Allah-u Teâlâ Celle Celaluhû mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat etmemizi bize şu ayeti kerimesiyle de emrediyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Suresi 4. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali)

Allah-u Teâlâ Celle Cellaluhû’nun Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerim’inden daha onlarca delil gösterebilirim fakat bu konuyu uzatmak olur, maksadım bu sayfaları ve bu grupları kuranların aslında kimlerden oluştuğunu ifşa etmektir.

Sevgili kalpdaşlarım, bakınız ülkemizin son günlerde gerek ekonomik, gerek askeri yükselişi ve Türk ırkının güçlü yapısı yüzyıllardır kıskanılan ve çelme takılmaya çalışılan bir özelliktir. Bu sebepten dolayı Çanakkale’de kan döken zihniyet oradaki mağlubiyetlerini toptan, tüfekten değil bu milletin yüreğindeki imandan aldıklarının farkına vardıkları günden itibaren bu milleti özünden ve dininden uzaklaştırmak için azami gayret sarf etmekte, bu iş için milyonlarca dolar harcamakta, bu yolca can alıp can vermektedirler. Bu yükselişe bir dur demek isteyen Selahattin Eyyubi’nin, kellelerini vurup Kudüs’ü ellerinden aldığı Tapınak Şövalyeleri bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin bünyesinde Central Intelligence Agency (CIA) olarak varlıklarına devam etmektedirler. Bunların yeni kurgularından bir tanesi de ülke içinden birkaç ilahiyatçıyı satın alarak istedikleri yönde fetva vermelerini sağlamak ve o ilahiyatçılara inanan cahil kimseleri kendi istedikleri gibi yönetmektir. Bu kurgularını da kısmen başarmışlardır ki bugün sosyal medyada bu tarz gruplar ve sayfalar ortaya çıkmıştır. Sadece bu yöntemle değil özellikle çocukların zihinlerini kontrol etmek amacıyla tablet oyunları, bilgisayar oyunları geliştirerek bu oyunları ücretsiz dağıtarak da yapıyorlar. Bu oyunlar için ne kadar mühendislik, stüdyo ve benzeri masraflar yapıldığını tahmin edersiniz fakat buna rağmen ücretsiz dağıtılması sizi de şüphelendirmiyor mu? Bu oyunlar sayesinde çocuklar hatta gençler ve git gide tüm insanlık birer tablet bilgisayar ve akıllı telefon bağımlısı haline getirildi. Ülkemizde yayınlanan oyunların da arka planına yerleştirilen görsel ve sesler ile bilinçaltı (Subliminal) mesajları verilerek çocuklarımızın alt belleklerine sapıklık, seks, dinsizlik, inancın gereksiz olduğu, kültürün gereksiz olduğu, anne-babayla seks yapılmasının normal olduğu gibi telkinler verilmektedir. Bu durum 10-15 yıl sonra karşımıza; çocuğumuzun tecavüz suçu işlemesi, ateist ya da deist olması, ayıp anlayışının olmaması gibi sonuçları getirebilir.

Ülkemiz üzerinde oynanan bu ve benzeri oyunlara karşı uyanık olmalı, çocuklarımızı itikatlı ve iman çerçevesi içinde Kur’an-ı Kerim’e ve Resulullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat eden çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Biz zaten böyleydik, bir şekilde yok edilmeye başlandık, dirilmeliyiz!

Bu diriliş hareketi için ülkemizin en üst kademesinde görev yapan mülki ve idari amirlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Eğer diriliş hareketlerine desteklerinde tam ve samimi iseler; televizyon kanallarında çıkarak çıplak kadınlarla dans edip sonra da fetva veren, sosyal medya ajansları sayesinde milyonlarca kişiye yalan haber ve yalan fetva yayan kişilere en kısa zamanda dur demelilerdir! Bu kişilerin ekonomik kaynaklarını kesmeli hatta bu kişilerin en ağır cezalarla yargılanmasını sağlamalılardır.

Engin DİNÇ

24.06.2016

Yorum bırakın

Zabıt katibinden tasavvufi kişisel gelişim kitabı

kapakZabıt Kâtibi Engin DİNÇ, yıllarca kendi bloğunda yazdığı makalelerini bir araya getirerek ortaya bir tasavvufi kişisel gelişim kitabı çıkardı.

İstanbul da Zabıt Kâtibi olarak görev yapan Engin Dinç, mesai saatleri dışındaki zamanını büyük İslam âlimlerinin kitaplarını okumakla geçiriyordu. Okuduğu eserlerde gördü ki asırlar öncesinden kaleme alınmış olan tasavvuf kitaplarında aslında günümüzün sorunlarına değinilmiş. O da bundan hareketle yola çıkarak kişisel gelişim kitaplarına farklı bir bakış açısı getirerek dini ve tasavvufi yöntemlerle kişisel gelişimin sağlanmasını amaçlayan Hiç (AŞK’ın Tarifi) isimli kitabı kaleme aldı.

“Bu kitap ile aslında biz kim olduğumuzu yani HEP olan Allah (c.c.) karşısında bir HİÇ olduğumuzu anlıyoruz.” Diyen yazar kitabının devamını getirmekte kararlı. Sadece tasavvuf ile ilgilenmekle kalmayan yazan aynı zamanda bilişim teknolojileri ile yakında ilgili. Dijital Gelecek Hareketi Platformunun da İstanbul temsilcisi olan Engin Dinç tasavvuf hakkındaki sözlerine şöyle devam etti. “Tasavvuf denildiği zaman insanlar bilimden uzak kendini bir odaya kilitleyip hayattan soyutlayan, düşünmeyen, ilim ve irfanla uğraşmayan kişisel akla gelse de öyle değil. Büyük İslam âlimlerinin yazdıklarını okuduğunuz zaman aslında ne kadar köklü bir bilime de sahip olduğumuzu görüyoruz.” Dedi.

Engin Dinç, Yakın Plan Yayınları’ndan çıkan Hiç (AŞK’ın Tarifi) isimli kitabını 34. TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarı’nda da okurları için imzalayacak.

Kitabın Tanıtım bülteni

Siz HİÇ âşık oldunuz mu?

O’nun için ağlamak bile sevimlidir. Kalbiniz ağrır, nefesiniz kesilir, düşüp bayılırsınız yine de sevimlidir. Herkes size böyle yapmamanız gerektiğini, abarttığınızı söyler siz ise; Az bile! Dersiniz. Düşer yollara ararsınız, yürür dağlara çıkarsınız, çöllerde yanarsınız yine de sevimlidir. Size Boş ver derler, Dünya dönüyor, hayat sürüyor derler. Siz; Hayy’dan geldim, Hû’ya gideyim dersiniz.

İşte böyle başlar AŞK

Yorum bırakın

Hiç – AŞK’ın Tarifi Çıktı!

profil

 

Siz HİÇ âşık oldunuz mu?

O’nun için ağlamak bile sevimlidir. Kalbiniz ağrır, nefesiniz kesilir, düşüp bayılırsınız yine de sevimlidir. Herkes size böyle yapmamanız gerektiğini, abarttığınızı söyler siz ise; “Az bile!” dersiniz.

Düşer yollara ararsınız, yürür dağlara çıkarsınız, çöllerde yanarsınız yine de sevimlidir. Size “Boş ver” derler, “Dünya dönüyor, hayat sürüyor” derler. Siz; “Hayy’dan geldim, Hû’ya gideyim” dersiniz.

İşte böyle başlar AŞK…

Resmi İnternet Sitesi

www.kitapyurdu.com'dan satın al

Yorum bırakın

İki Kıta Arasında AŞK

istanbul kapak fotograflariMilattan Önce 667 de Antik Yunan’ın Byzantion’I, Bizans’ın Constantinopolis’i, Osmanlı’ nın Asitane’si,  Dersaadet’i bugünün İstanbul’u bu şehir…

2008 yılında İstanbul metrosu için yapılan Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri’nin sürdüğü milattan önce 6500’lü yıllara ait kalıntılara rastlanan şehrin, Anadolu Yakası’ndaki Fikirtepe’de yapılan kazılarda ise Bakır Çağı’nın sürdüğü milattan önce 5500–3500 yıllarına ait kalıntılar bulundu. Bunun yanında Kadıköy’de Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Traklar, kentin yakınlarına milattan önce 13. yüzyıl ve 11. yüzyıllarda Semistra kentini kurdu. Kral Lygos zamanında Sarayburnu’na, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde bir Akropolis kuruldu. Milattan önce 685’te Megara’dan gelen Yunanlar burada bir koloni kurdu, Kral Byzas’ın hüküm sürdüğü milattan önce 667 yılında ise Byzantion kuruldu. Kente Roma İmparatorluğu hâkim olunca, kentin adı Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina kondu, ardından İmparator I. Konstantin zamanında kent Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edildi. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsendi ve 337 yılında İmparator I. Konstantin’in ölümüyle Konstantinopolis’e çevrildi.

İçinde nice sevdalar, nice aşklar ve nice hüzünler barındıran; sevdiğinden uzak kalmış bir sevgilinin kalbinin kırıklığı gibi tam ortasından bölünmüş bir diyar, son yapılan kazı çalışmalarıyla yerleşimi yaklaşık 8500 yıllık olduğu ortaya çıkan dünyanın en eski ve vazgeçilmez şehri.

Bende uzaktan seyredip hep aynı soruyu sorardım: “İnsan bir şehir için neden şair olur, neden şiir yazar ki?” diye. Meğer o şairler ne kadar da haklılarmış, her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Bu şehirden gidebilirsiniz ama hasreti öylesine büyük bir yer eder ki göğsünüzün sol yanında, dayanamaz geri dönersiniz. Eminönü’nde balıkçılardan balık yemesini, boğaza nazır bir bardak çayı, Gülhane’de yürümeyi ve Sultanahmet’te secde etmeyi özlersiniz. Aslında sahip olduğumuz, dünyanın üzerinde hayalleri ve emelleri olan bu şehrin değerini pek de bilmiyoruz. Oysa bundan yüzlerce yıl evvel Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi bu şehrin fethini ve fatihini övmüştür. Kim bilir belki bugün hayatta olsa en çok bu şehirde yaşamak isteyecekti. İnsanoğlu ne kadar da vefasız ki içinde yaşadığı bu mukaddes toprağın kıymetini bilmiyor. O günlerde, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “O şehri fetheden komutan ne güzel komutan, fetheden asker ne güzel askerdir.” Demesiyle binlerce sahabe akın akın bu topraklara gelerek o fethe nail olmak istemiş, birçoğu surların dibinde hayatını kaybetmiş ve mezarlarıyla bu şehre bir şeref daha katmışlardır. Öyle ki İstanbul da bulunan sahabe mezarı iki bin civarındadır. Bunlardan en bilinenleri ise; Eyüp Sultan Camisinde bulunan Ebu Eyüp El-Ensarî (Halid Bin Zeyd), türbesi Ayvansaray da bulunan Ebu Şeybe El-Hudri, Ebu Derda, Amr Bin As ve daha niceleri… Yine Hazreti Musa’ın (a.s.) yeğeni olan ve İsrailoğulları peygamberlerinden olan Hazreti Yuşâ’nın (a.s.) kabri de İstanbul’da Beykoz, Yuşâ Tepesindedir.

Türk-İslam eselerinin yanı sıra Bizans ve Ceneviz eserleri de bu şehrin gizli kalmış sırları arasındadır. Boğazın tam ortasında, aşka simge haline gelen kız kulesi, Cenevizlilerin kullandıkları Yoros Kalesi de bu şehirde yer almaktadır.

Bilim ve Kültüre başkentlik yapmış olan bu şehrin şimdi bugün kıymetsiz bir kalabalık bütünü, insanların artık yaşacak yer bulamadığı bir yer gibi gösterilmesi, ona hayranlık duyan binlercesinin yüreğini dağlıyor; bunlardan bir tanesi de benim.

“Nasıl bakarsınız öyle görürsünüz.” Demek gerekiyor sanıyorum ki, birçok kişi trafik yoğunluğundan şikâyetçi, birçok kişi insanlarından şikâyetçi ben ise değerini bilmeyenlerden şikâyetçiyim. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin ilk defa uçmayı başardığı Galata Kulesi, Milattan Önce 24. Yılına kadar geçmişi uzanan Kız Kulesi, Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Süleymaniye Camii, Devlet-i Âli Osmaniye’nin başkenti. Yine nicelerinin girip de secde etme hayalini kurduğu Ayasofya bu şehrin anlatılabilecek onlarcasından birkaç tanesi…

İstanbul 4. yüzyıldan beri Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin merkezi olmuş ve diğer Ortodoks kiliselerinde merkezi olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Aynı zamanda şehir, Türk Ortodoks Patrikhanesi ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ninde merkezidir. Patrikaneye bağlı Hıristiyan inanç sahipleri İstanbul’a gelerek, denizden hac çıkartma töreni yaparlar ve vaftiz ile Hıristiyan hacısı olurlar. Yine bu güzel şehrinde Sefarad Yahudileri 500 yılı aşkın süredir yaşamaktadırlar. İstanbul’daki Yahudiler’in bugünkü nüfusu 22,000 civarındadır. Aşkenaz Yahudileri, Sefarad Yahudileri’ne nispeten daha yeni ve çok daha küçük bir topluluktur. Yahudiler’in ibadethaneleri sinagoglardır. Şehirde bulunan aktif sinagog sayısı ise 20’dir. Bu sinagogların içinde en büyük taşıyanı Beyoğlu ilçesinin Karaköy semtinde bulunan Neve Şalom Sinagogu’dur. 1951 yılında ibadete açılan sinagog en büyük cemaate de sahiptir. Sefarad Yahudiler’in dili olan Ladino dili (Yahudi İspanyolcası) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Yahudiler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır.

İstanbul, 3 Mart 1924 gün ve 431 sayılı Kanun’un 6 Mart 1924 gün ve 63 sayılı Resmi Gazete ilanıyla kaldırılan halifeliğin başkentliğini de yapmıştır.

Hem birçok milletin, hem de birçok dinin merkezliğini yapmış olan bu mukaddes şehri sevmemek, bu şehre şiirler yazmamak, bir aşk hissetmemek gerçekten de zor. Gitmedim, gitmem de diyerek önyargıyla yaklaşan varsa hiç önyargılı olmasın. Ne kadar kızsanız da; insanlarından, trafiğinden, sıkıntısından bunalsanız da o iki kıtayı ayıran boğazı görüp de “Ah! be iyi ki İstanbul’dayım.” Dememek imkânsız…

04/01/2013

Engin DİNÇ

Yorum bırakın

Cezada caydırıcılık olmaz

Son zamanlarda çocuklara yapılan saldırılar idam cezasını gündeme getirmiştir. Gelin görün ki Avrupa Birliği ile yapılan Temel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde şu ifadelere yer verilir:

A- Herkes yaşama hakkına sahiptir.

B- AB genelinde kimse idama mahkûm edilemez.

İşte bu sözleşme gereği kaldırılan idam cezasının ülkemizde geri gelmesi pek mümkün değildir. İdam cezasını ülkemizde hak eden suçluların olup olmadığı hususta elbet herkes kadar fikir sahibiyim fakat bu makalede bunu konu almıyorum.

Dünyada idam cezasını en çok uygulayan ülkeden üçüncü dünya ülkeleri olarak anılan ülkeler ve Asya ülkeleridir. Bu ülkelerin çok büyük bir çoğunluğu da İslami yönetim biçimiyle yönetilen devletlerdir. İleri medeniyete sahip Avrupa (?) ise idam cezasını yasaklamıştır. Her ne kadar yasaklamış desek de uygulandığı haller vardır ki yine bu konumuz dâhilinde değildir.

Herkesin dillerine pelesenk ettiği bir söz vardır: “Cezalar caydırıcı olmalıdır?” Bu söz benim detayını çok merak ettiğim bir sözdür. Hep kendime şöyle sorarım: “Hangi ceza nasıl caydırılabilir?”

Trafik kurallarına uymayan bir şoföre verilecek para cezası, ehliyetine el konulması ya da trafikten men cezası, arabasını kullanamaması nedeniyle onu daha dikkatli olmaya yöneltebilir. Bu tür suçların çoğu kırmızı ışıktan geçme gibi dikkatsizlik ya da yakalanmam nasılsa gibi kasti ama küçük suçlardır. Pekâlâ ya büyük suçların caydırıcılığı nasıl olacaktır?

İdam cezası bulunan bir ülkede; hırsızlık yapmış bir adamın eli şehrin en geniş meydanında halkın katılımıyla kesilerek cezası ifa edilir. Fakat o sırada başka bir yan kesici izleyicilerin arasına girmiş başka birisinin cüzdanını çekmeye çalışmaktadır. Bu durum idam cezası başta olmak üzere bir cezanın caydırıcı olmayacağını gösteriyor. Demem o ki bir ceza caydırıcı olsun diyerek verilmemelidir. Eğer bir şahsı yaptığı bir davranıştan uzaklaştırmak istiyorsak o kimsenin cezalandırılmaya değil, rehabilite edilmeye ihtiyacı vardır.

Cezalar caydırmak için değil, kısas içindir…

Ülkeler, devletler kişiler arasındaki sorunlara çözüm bulmak için Adalet Bakanlığı adını verdikleri tüzel kişilikler kurarak, devletin yasalarını bu kurumlar ve bu kurumlarda görev alan hukukçular aracılığıyla uygulamaktadırlar. Gelin görün ki devlet adaleti tam anlamıyla sağlayamaz ise bu onun gücünün zayıfladığının göstergesidir. Şöyle ki; devlet, mazlum olan kişinin hakkını zalim olan kişiden alırken hem eşit davranmalı hem de mazlumun zararı ne ise ona kısas olarak almalıdır. Zaten mantıkta bunu kabul etmektedir. Eğer bir kimsenin zararı ne ise zararını karşılayacak olan da eşdeğer olandır. Devlet de eşit davranabilmek için mazlumun hakkının tamamını zalim olandan alarak mazluma iade etmelidir. Bu gerektiğinde cezanın özgürlükten men etme (hapis) şeklinde, gerektiğinde de yaşam hakkından men etme (idam) şeklinde olmalıdır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Herkesin olduğu gibi en sevdiğiniz kimseyi düşünün… Güzeller güzeli kızınız, bir taneniz eşiniz, sevimli yeğeniniz… İş toplantısı yapmak üzere hafta sonu il dışına gidiyorsunuz. Evde güzeller güzeli eşiniz ve sevimli cadı kızınız yalnız kaldılar. Siz il dışına gittiğinizde sapık birkaç adam bir gece yarısı evinizin kapısına dayanır, zorla eve girerler. Evde çığlık çığlığa bağıran eşinizin sesini kimseler duymaz. Gözünüzden sakındığınız karınıza tecavüz edilir. Yetmemiş gibi sadece karınıza değil, daha 5-6 yaşlarındaki pamuk kızınıza da tecavüz edilir. Onlar ne kadar bağırsalar da kimseler duymaz, onları kurtaramaz. Bu sapık adamlar karınıza ve bebeğinize tecavüz etmekle kalmayarak bir de çok bağırıyor diye sesini kesmek istedikleri eşinizi boğarak öldürürler. İşiniz bittiğinde hafta sonu evinize döndüğünüzde manzara felakettir. Evin içi kan içinde, karınız çırılçıplak, boğazı sıkılmış mosmor, bebeğiniz de kan içindedir.

Bu olaydan sonra suçlular yakalanır. Şimdi siz bu adamlara ne ceza vermek istersiniz? Müebbet hapis mi? Birkaç defa müebbet hapis mi? Yoksa kör testere ile kemiklerine kadar kesmeyi mi? Evet son şık daha cazip geldi değil mi? Oysa okuduğunuz yazıdaki olay gerçek değil sadece bir hikâye iken bu kadar etkilendiniz. Ya gerçek olsa?

Demek istediğim şudur ki; başta idam cezası olmak üzere cezalar caydırıcı olması için değil, kısas olması içindir. Bunu da devletin kanunları üzerinde hüküm sahibi hukukçuların eliyle devlet tarafından yapılmalıdır. Eğer devlet bu kısası yapmaz ise mazlum olan zaten kendisi yapar. Kişi bunu kendisi yapmaya başladığında da devletin gücü yok olmuş demektir…

17/06/2014

Engin DİNÇGörüntü