Yorum bırakın

Hiç – AŞK’ın Tarifi Çıktı!

profil

 

Siz HİÇ âşık oldunuz mu?

O’nun için ağlamak bile sevimlidir. Kalbiniz ağrır, nefesiniz kesilir, düşüp bayılırsınız yine de sevimlidir. Herkes size böyle yapmamanız gerektiğini, abarttığınızı söyler siz ise; “Az bile!” dersiniz.

Düşer yollara ararsınız, yürür dağlara çıkarsınız, çöllerde yanarsınız yine de sevimlidir. Size “Boş ver” derler, “Dünya dönüyor, hayat sürüyor” derler. Siz; “Hayy’dan geldim, Hû’ya gideyim” dersiniz.

İşte böyle başlar AŞK…

Resmi İnternet Sitesi

www.kitapyurdu.com'dan satın al

Reklamlar
Yorum bırakın

İki Kıta Arasında AŞK

istanbul kapak fotograflariMilattan Önce 667 de Antik Yunan’ın Byzantion’I, Bizans’ın Constantinopolis’i, Osmanlı’ nın Asitane’si,  Dersaadet’i bugünün İstanbul’u bu şehir…

2008 yılında İstanbul metrosu için yapılan Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri’nin sürdüğü milattan önce 6500’lü yıllara ait kalıntılara rastlanan şehrin, Anadolu Yakası’ndaki Fikirtepe’de yapılan kazılarda ise Bakır Çağı’nın sürdüğü milattan önce 5500–3500 yıllarına ait kalıntılar bulundu. Bunun yanında Kadıköy’de Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Traklar, kentin yakınlarına milattan önce 13. yüzyıl ve 11. yüzyıllarda Semistra kentini kurdu. Kral Lygos zamanında Sarayburnu’na, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde bir Akropolis kuruldu. Milattan önce 685’te Megara’dan gelen Yunanlar burada bir koloni kurdu, Kral Byzas’ın hüküm sürdüğü milattan önce 667 yılında ise Byzantion kuruldu. Kente Roma İmparatorluğu hâkim olunca, kentin adı Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina kondu, ardından İmparator I. Konstantin zamanında kent Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edildi. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsendi ve 337 yılında İmparator I. Konstantin’in ölümüyle Konstantinopolis’e çevrildi.

İçinde nice sevdalar, nice aşklar ve nice hüzünler barındıran; sevdiğinden uzak kalmış bir sevgilinin kalbinin kırıklığı gibi tam ortasından bölünmüş bir diyar, son yapılan kazı çalışmalarıyla yerleşimi yaklaşık 8500 yıllık olduğu ortaya çıkan dünyanın en eski ve vazgeçilmez şehri.

Bende uzaktan seyredip hep aynı soruyu sorardım: “İnsan bir şehir için neden şair olur, neden şiir yazar ki?” diye. Meğer o şairler ne kadar da haklılarmış, her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Bu şehirden gidebilirsiniz ama hasreti öylesine büyük bir yer eder ki göğsünüzün sol yanında, dayanamaz geri dönersiniz. Eminönü’nde balıkçılardan balık yemesini, boğaza nazır bir bardak çayı, Gülhane’de yürümeyi ve Sultanahmet’te secde etmeyi özlersiniz. Aslında sahip olduğumuz, dünyanın üzerinde hayalleri ve emelleri olan bu şehrin değerini pek de bilmiyoruz. Oysa bundan yüzlerce yıl evvel Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi bu şehrin fethini ve fatihini övmüştür. Kim bilir belki bugün hayatta olsa en çok bu şehirde yaşamak isteyecekti. İnsanoğlu ne kadar da vefasız ki içinde yaşadığı bu mukaddes toprağın kıymetini bilmiyor. O günlerde, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “O şehri fetheden komutan ne güzel komutan, fetheden asker ne güzel askerdir.” Demesiyle binlerce sahabe akın akın bu topraklara gelerek o fethe nail olmak istemiş, birçoğu surların dibinde hayatını kaybetmiş ve mezarlarıyla bu şehre bir şeref daha katmışlardır. Öyle ki İstanbul da bulunan sahabe mezarı iki bin civarındadır. Bunlardan en bilinenleri ise; Eyüp Sultan Camisinde bulunan Ebu Eyüp El-Ensarî (Halid Bin Zeyd), türbesi Ayvansaray da bulunan Ebu Şeybe El-Hudri, Ebu Derda, Amr Bin As ve daha niceleri… Yine Hazreti Musa’ın (a.s.) yeğeni olan ve İsrailoğulları peygamberlerinden olan Hazreti Yuşâ’nın (a.s.) kabri de İstanbul’da Beykoz, Yuşâ Tepesindedir.

Türk-İslam eselerinin yanı sıra Bizans ve Ceneviz eserleri de bu şehrin gizli kalmış sırları arasındadır. Boğazın tam ortasında, aşka simge haline gelen kız kulesi, Cenevizlilerin kullandıkları Yoros Kalesi de bu şehirde yer almaktadır.

Bilim ve Kültüre başkentlik yapmış olan bu şehrin şimdi bugün kıymetsiz bir kalabalık bütünü, insanların artık yaşacak yer bulamadığı bir yer gibi gösterilmesi, ona hayranlık duyan binlercesinin yüreğini dağlıyor; bunlardan bir tanesi de benim.

“Nasıl bakarsınız öyle görürsünüz.” Demek gerekiyor sanıyorum ki, birçok kişi trafik yoğunluğundan şikâyetçi, birçok kişi insanlarından şikâyetçi ben ise değerini bilmeyenlerden şikâyetçiyim. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin ilk defa uçmayı başardığı Galata Kulesi, Milattan Önce 24. Yılına kadar geçmişi uzanan Kız Kulesi, Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Süleymaniye Camii, Devlet-i Âli Osmaniye’nin başkenti. Yine nicelerinin girip de secde etme hayalini kurduğu Ayasofya bu şehrin anlatılabilecek onlarcasından birkaç tanesi…

İstanbul 4. yüzyıldan beri Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin merkezi olmuş ve diğer Ortodoks kiliselerinde merkezi olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Aynı zamanda şehir, Türk Ortodoks Patrikhanesi ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ninde merkezidir. Patrikaneye bağlı Hıristiyan inanç sahipleri İstanbul’a gelerek, denizden hac çıkartma töreni yaparlar ve vaftiz ile Hıristiyan hacısı olurlar. Yine bu güzel şehrinde Sefarad Yahudileri 500 yılı aşkın süredir yaşamaktadırlar. İstanbul’daki Yahudiler’in bugünkü nüfusu 22,000 civarındadır. Aşkenaz Yahudileri, Sefarad Yahudileri’ne nispeten daha yeni ve çok daha küçük bir topluluktur. Yahudiler’in ibadethaneleri sinagoglardır. Şehirde bulunan aktif sinagog sayısı ise 20’dir. Bu sinagogların içinde en büyük taşıyanı Beyoğlu ilçesinin Karaköy semtinde bulunan Neve Şalom Sinagogu’dur. 1951 yılında ibadete açılan sinagog en büyük cemaate de sahiptir. Sefarad Yahudiler’in dili olan Ladino dili (Yahudi İspanyolcası) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Yahudiler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır.

İstanbul, 3 Mart 1924 gün ve 431 sayılı Kanun’un 6 Mart 1924 gün ve 63 sayılı Resmi Gazete ilanıyla kaldırılan halifeliğin başkentliğini de yapmıştır.

Hem birçok milletin, hem de birçok dinin merkezliğini yapmış olan bu mukaddes şehri sevmemek, bu şehre şiirler yazmamak, bir aşk hissetmemek gerçekten de zor. Gitmedim, gitmem de diyerek önyargıyla yaklaşan varsa hiç önyargılı olmasın. Ne kadar kızsanız da; insanlarından, trafiğinden, sıkıntısından bunalsanız da o iki kıtayı ayıran boğazı görüp de “Ah! be iyi ki İstanbul’dayım.” Dememek imkânsız…

04/01/2013

Engin DİNÇ

Yorum bırakın

Cezada caydırıcılık olmaz

Son zamanlarda çocuklara yapılan saldırılar idam cezasını gündeme getirmiştir. Gelin görün ki Avrupa Birliği ile yapılan Temel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde şu ifadelere yer verilir:

A- Herkes yaşama hakkına sahiptir.

B- AB genelinde kimse idama mahkûm edilemez.

İşte bu sözleşme gereği kaldırılan idam cezasının ülkemizde geri gelmesi pek mümkün değildir. İdam cezasını ülkemizde hak eden suçluların olup olmadığı hususta elbet herkes kadar fikir sahibiyim fakat bu makalede bunu konu almıyorum.

Dünyada idam cezasını en çok uygulayan ülkeden üçüncü dünya ülkeleri olarak anılan ülkeler ve Asya ülkeleridir. Bu ülkelerin çok büyük bir çoğunluğu da İslami yönetim biçimiyle yönetilen devletlerdir. İleri medeniyete sahip Avrupa (?) ise idam cezasını yasaklamıştır. Her ne kadar yasaklamış desek de uygulandığı haller vardır ki yine bu konumuz dâhilinde değildir.

Herkesin dillerine pelesenk ettiği bir söz vardır: “Cezalar caydırıcı olmalıdır?” Bu söz benim detayını çok merak ettiğim bir sözdür. Hep kendime şöyle sorarım: “Hangi ceza nasıl caydırılabilir?”

Trafik kurallarına uymayan bir şoföre verilecek para cezası, ehliyetine el konulması ya da trafikten men cezası, arabasını kullanamaması nedeniyle onu daha dikkatli olmaya yöneltebilir. Bu tür suçların çoğu kırmızı ışıktan geçme gibi dikkatsizlik ya da yakalanmam nasılsa gibi kasti ama küçük suçlardır. Pekâlâ ya büyük suçların caydırıcılığı nasıl olacaktır?

İdam cezası bulunan bir ülkede; hırsızlık yapmış bir adamın eli şehrin en geniş meydanında halkın katılımıyla kesilerek cezası ifa edilir. Fakat o sırada başka bir yan kesici izleyicilerin arasına girmiş başka birisinin cüzdanını çekmeye çalışmaktadır. Bu durum idam cezası başta olmak üzere bir cezanın caydırıcı olmayacağını gösteriyor. Demem o ki bir ceza caydırıcı olsun diyerek verilmemelidir. Eğer bir şahsı yaptığı bir davranıştan uzaklaştırmak istiyorsak o kimsenin cezalandırılmaya değil, rehabilite edilmeye ihtiyacı vardır.

Cezalar caydırmak için değil, kısas içindir…

Ülkeler, devletler kişiler arasındaki sorunlara çözüm bulmak için Adalet Bakanlığı adını verdikleri tüzel kişilikler kurarak, devletin yasalarını bu kurumlar ve bu kurumlarda görev alan hukukçular aracılığıyla uygulamaktadırlar. Gelin görün ki devlet adaleti tam anlamıyla sağlayamaz ise bu onun gücünün zayıfladığının göstergesidir. Şöyle ki; devlet, mazlum olan kişinin hakkını zalim olan kişiden alırken hem eşit davranmalı hem de mazlumun zararı ne ise ona kısas olarak almalıdır. Zaten mantıkta bunu kabul etmektedir. Eğer bir kimsenin zararı ne ise zararını karşılayacak olan da eşdeğer olandır. Devlet de eşit davranabilmek için mazlumun hakkının tamamını zalim olandan alarak mazluma iade etmelidir. Bu gerektiğinde cezanın özgürlükten men etme (hapis) şeklinde, gerektiğinde de yaşam hakkından men etme (idam) şeklinde olmalıdır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Herkesin olduğu gibi en sevdiğiniz kimseyi düşünün… Güzeller güzeli kızınız, bir taneniz eşiniz, sevimli yeğeniniz… İş toplantısı yapmak üzere hafta sonu il dışına gidiyorsunuz. Evde güzeller güzeli eşiniz ve sevimli cadı kızınız yalnız kaldılar. Siz il dışına gittiğinizde sapık birkaç adam bir gece yarısı evinizin kapısına dayanır, zorla eve girerler. Evde çığlık çığlığa bağıran eşinizin sesini kimseler duymaz. Gözünüzden sakındığınız karınıza tecavüz edilir. Yetmemiş gibi sadece karınıza değil, daha 5-6 yaşlarındaki pamuk kızınıza da tecavüz edilir. Onlar ne kadar bağırsalar da kimseler duymaz, onları kurtaramaz. Bu sapık adamlar karınıza ve bebeğinize tecavüz etmekle kalmayarak bir de çok bağırıyor diye sesini kesmek istedikleri eşinizi boğarak öldürürler. İşiniz bittiğinde hafta sonu evinize döndüğünüzde manzara felakettir. Evin içi kan içinde, karınız çırılçıplak, boğazı sıkılmış mosmor, bebeğiniz de kan içindedir.

Bu olaydan sonra suçlular yakalanır. Şimdi siz bu adamlara ne ceza vermek istersiniz? Müebbet hapis mi? Birkaç defa müebbet hapis mi? Yoksa kör testere ile kemiklerine kadar kesmeyi mi? Evet son şık daha cazip geldi değil mi? Oysa okuduğunuz yazıdaki olay gerçek değil sadece bir hikâye iken bu kadar etkilendiniz. Ya gerçek olsa?

Demek istediğim şudur ki; başta idam cezası olmak üzere cezalar caydırıcı olması için değil, kısas olması içindir. Bunu da devletin kanunları üzerinde hüküm sahibi hukukçuların eliyle devlet tarafından yapılmalıdır. Eğer devlet bu kısası yapmaz ise mazlum olan zaten kendisi yapar. Kişi bunu kendisi yapmaya başladığında da devletin gücü yok olmuş demektir…

17/06/2014

Engin DİNÇGörüntü

Yorum bırakın

Hazreti Adem’in (a.s.) Dili

Image

İnsanlar arasında yanlış bilinen bir şeyde ilk insanların konuşma bilmemesidir. Oysa ilk insan Hazreti Âdem (a.s.)’dir. Hazreti Âdem’in (a.s.) dili hakkında Kur’an-ı Kerim de şöyle buyrulmuştur: “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: “İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi. “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” dediler. Allah: “Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir” dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: “Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim.” Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.””[1]

“Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.”[2]

“İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.”[3]

Bilim adamı Noam Chomsky’nin dil hakkındaki açıklamaları ise 1950’li yıllarda bomba etkisi yaptı. Chomsky’e göre insan bireylerinin zekâ düzeyleri ne olursa olsun, bir dili kullanmayı becermek gibi olağanüstü karmaşık ve zor bir işi, bu konuda önceden düzenlenmiş bir öğretim görmeksizin, bebeklik yaşlarında ve bunca kısa zamanda becermeleri, sadece dilin sonradan öğrenilmesiyle açıklanamaz.

Evet, Noam Chomsky’nin bu fikrine tam olarak katılıyorum. Bu durum Allah’ın (c.c.) ilahi kudretinin de bir tecellisidir. Daha zihnen gelişimini tamamlayamayan bir bebeğin de bir dili öğrenerek konuşmaya başlaması Kur’an-ı Kerim’de ilk insana dilin öğretildiğinin ve onun soyundan gelen diğer insanlara da ona öğretildiği gibi öğretileceğinin kanıtıdır.

300.000 yıl önceki insan iskeletleri üzerinde yapılan araştırmalar, insan gırtlağının, ses birimlerini çıkarmaya elverişli hale geldiğini gösteriyor. Pinker’a göre, Avrupa’da yaşayan insanlar en az 50.000 yıl önce akıcı dil kullanmaya başladı.

Yine birçok âlim Hazreti Âdem’in (a.s.) bildiği dilin tüm dünyanın diliyle ortak olduğudur. Hala günümüzde kullanıldığıdır. Yapılan bir bilimsel araştırma ile yıllarca kimseyle konuşmadan büyüyen bir çocuğun Arapça konuşabildiği tespit edilmiştir. Bu da demek oluyor ki; ilahi manada kabul gören dil Arapça’dır ve ilk insanın da Arapça biliyor olması muhtemeldir.

Fakat bu kesinlik sahibi olunamayan bir bilgidir. Eğer ilk dil Arapça ise bu güne kadar nasıl bu kadar farklılaştı? Sorusuna cevap da aramak gerekmektedir. Ayrıca bundan 50.000 yıllık iletişim araçlarına bakıldığında insanların birbiri ile haberleşmek için mağara duvarlarına resimler çizdikleri görülmektedir. Aslında o resimler bu şekilde yorumlanmış ve insanların birbirleri ile iletişim aracı olarak düşünülmüştür. Oysa o insanlar birbiri ile konuşabilmektedirler. Çünkü konuşma genlerden gelmiş ve ilahi kudret tarafından ilk insana doğuştan verilmiş bir özelliktir. Yani insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünmek olduğu gibi konuşmak da buna dâhildir.

Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü araştırmacıları, insanda konuşma işlevini üstlenen genin, 100.000-200.000 yıl önce mutasyona uğramasıyla, dilsel becerilerin önünün açılmış olabileceği kanısındadır.

Farklı dillerin ortaya çıkması hakkında âlimlerin şöyle görüşleri de mevcuttur; ilk insan Hazreti Âdem’in (a.s.) konuştuğu dil şuan konuşulan binlerce dilin bir araya gelmesinden oluşmuş ya da şuan konuşulan diller ilk konuşulan dilden parçalardır. Yani Türkçe de bir meyveye elma demek ile İngilizce de Apple demek arasında bir fark yoktur. Hazreti Âdem (a.s.) hangi dilde söylenirse söylensin anlayabilmekteydi. Mehmet Kaplan bu konuya şöyle yaklaşır: “Kelimeler hakikatin ta kendisi değildir. Biz güçlü bir refleksle kelimenin, eşyaya tıpatıp tekabül ettiğini sanır ve aldanırız. Dile inanan adam daima aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delalet ettiği varlıktadır.”[4]

06/01/2013

Engin DİNÇ


[1] Kur’an-ı Kerim – Bakara Suresi, 31-32-33. ayetler

[2] Kur’an-ı Kerim – Bakara Suresi, 37. ayet

[3] Kur’an-ı Kerim – Rahman Suresi 3-4. ayetler

[4] Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Sayfa:16

Yorum bırakın

Hazreti İdris (a.s.) ve Kavmi

Image

Hazreti İdris (a.s.) asıl adı Ahnuh (Hanuh)’tur. Babasının adı Yerd annesinin adı Berre veya Esvet’tir. Seceresi şöyledir: Hazreti İdris (a.s) – Yerd – Mehlail – Kinan – Enus – Hazreti Sit (a.s) – Hazreti Âdem (a.s). Irk arasında yaşamış olan Yerd, Mehlail, Kinan ve Enus’a peygamberlik verilmesi hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Hazreti Cebrail (a.s.) kendisine 4 defa vahiy getirmiş ve Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını bildirmiştir. Kendisi de büyük dedesi olan Hazreti Âdem’in (a.s.) diğer oğlu Kabil’in soyundan gelen millet olan Kabiloğulları’na peygamber olarak gönderilmiş ve onları imana davet etmiştir. Bu davetin 105 ile 120 yıl sürdüğü rivayettir.

Hazreti Âdem (a.s.) ve Hazreti Havva (a.s.) dünyaya geldikten sonra hayırlı bir evlat dilediler. Bunun üzerine Hazreti Havva (a.s.) Kabil’e (Kayin) hamile kaldı. Çocuk dünyaya geldikten sonra onun varlığını Allah’a (c.c.) ortak koştular. Fakat daha sonra tövbe ettiler ve ikinci çocukları Abil (Evel) dünyaya geldi. Bu durum Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de ve Tevrat’da şöyle anlatılmaktadır.

“O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti. Erkek eşini sarıp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi, hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca her ikisi de Rab’leri olan Allah’a yönelip “Eğer bize sağlıklı, kusursuz bir evlat verirsen mutlaka Sana şükreden kullarından oluruz” diye yalvardılar. Fakat Allah kendilerine kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar. Tuttular, Allah’a birtakım şerikler yakıştırdılar. Hâlbuki Allah onların yakıştırdıkları her türlü ortaktan münezzehtir.”[1]

“Âdem eşi Havva’yı bildi. (Havva) hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu ve “Tanrı ile birlikte bir insan edindim.” dedi. Bir doğum daha yaptı; (Kayin’in) kardeşi Evel’i (doğurdu). Evel davar çobanı oldu; Kayin ise toprak işçisiydi.”[2]

İşte buradaki şirk sözü “Tanrı ile birlikte bir insan edindim.” Demesi idir ki Allah (c.c.) hiçbir insan ile yan yana değildir. Bu şirke girmektir. Daha sonra Kabil kardeşi Abil’e karşı kıskançlık hissetmiş ve onu öldürmüştür. Bu öldürme ile lanetlenmiştir ki bu olayda Tevrat’ta şöyle anlatılmaktadır.

“Tanrı; “Ne yaptın?” dedi. “Kardeşinin kanının sesi, topraktan bana doğru haykırıyor.” “Şimdi sen, kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açan topraktan daha da lanetlisin.” “Toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermeyecek. Dünyada göçebe ve yalnız olacaksın.” Kayin, Tanrı’nın huzurundan ayrıldı. Eden’in doğusundaki Nod ülkesinde yerleşti.”[3] Nod ülkesi; İbranice de göçebelik, bulunduğun yerden ayrılmak, göç edilen yeni yer manalarına gelir. Bunun üzerine Kabil bulunduğu yerden ayrılmıştır.

Hazreti Âdem’in (a.s.) oğlu kabil(kayin), diğer oğlu abil(evel)’i öldürdükten sonra babası Hazreti Âdem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Git! Artık, sen, hiç bir zaman korkutulmaktan uzak kalmayacak, gördüğün hiç bir kimseden de, güvenlikte ve selamette olmayacaksın!” İşte bunun üzerine Kabil; kendisiyle birlikte doğan kızın elinden tutarak Nevz dağından inip Yemen topraklarından Aden’e gitti. Burada nesli çoğaldı. Kabil neslinden gelen millete Kabiloğulları adı verildi. Hazreti İdris (a.s.) da o millete gönderildi ve şöyle uyarılar yaptı: “Ateşe tapmayınız, şarap içmeyiniz, zina etmeyiniz!” Fakat onlar bu uyarılara uymadılar. Bunun üzerine İdris (a.s.) kavme Hazreti Şit’e (a.s.) inen vahiyleri söyledi ve halkı o hükümlerle uyardı ki o hükümlerin tamamı Kur’an-ı Kerim’de verilen emir ve hükümlerdir. Allah’a (c.c.) iman, haramlardan sakınmak, zinayı yasaklamaktır. Bu durum Hazreti Nuh’a (a.s.) kadar böyle devam etti ve iman etmeyen o milletin sonu Nuh Tufanı adı verilen tufanla anıldı.

Bugün bilimsel manada; 12.000 yıl önce meydana gelen Nuh Tufanı öncesi var olan Mu, Atlantis ve Lemurya kıtaları hakkında bilgiler mevcuttur.

Hazreti Şit (a.s.), Hazreti Âdem’in oğlu (a.s.) ve Hazreti İdris de (a.s.) Hazreti Şit’in (a.s.) torunudur. Hazreti İdris (a.s.) Kabiloğulları’nın sapkın yaşantılar içerisinde olmasından dolayı onlara peygamber olarak gönderilmiştir. Öyle ki bu durumun ilk farkında olan Hazreti Âdem (a.s.) oğlu Hazreti Şit’in (a.s.) kavmine, Kabil’in kavminden birisiyle evlilik yapmayı yasak etmiştir. Kabiloğulları içkiye ve zinaya düşkün, Allah’a (c.c.) iman etmemiş ve gönderilen peygamberlere itaat etmemişlerdir. Oysa Hazreti Şit (a.s.) babası Hazreti Âdem’den (a.s.) aldığı peygamberlik vasfı ile ırkını ve ailesini iman çerçevesinde tutmuş, onun ırkı devam etmiştir. Günümüz insanlığı da Hazreti Şit’in (a.s.) soyundan devam etmektedir. Çünkü Kabiloğulları Nuh Tufanı sonrası helak olmuştur.

Hazreti İdris’e (a.s.) de her peygamberde olduğu gibi bazı mucizeler verilmiştir. Bunlar; bir ağaçta kaç yaprağın olduğunu bilmesi, bulutlara çekilmesi için emir verebilmesi, gaipten haber vererek kendisinden sonra kimlere peygamberlik vasfının verileceğini haber vermesidir. Kimlerin peygamber olacağını bildirirken eğer kendilerine iman etmezlerse kendisinden sonra vuku bulacak olan Nuh Tufanını da haber vermiştir. Hazreti İdris (a.s.) tam 72 dili konuşabilir ve her kavmi kendi dili ile iman etmeye davet ederdi. (Bu ilahi mesajdan yola çıkılarak şöyle düşünülebilir ki ilahi mesajları alabilmek için illa da kitabın indirildiği dili öğrenmek değil, tercümesiyle manasını anlamak ve o mana doğrultusunda iman etmek önemlidir.) Kendisi 100 tane şehir kurmuş, insanlara fen, matematik ilimlerini öğretmiş ve terzilik yapmıştır. Ve nihayet kavmi üzerindeki görevi sonra ermiş Aşure Gününde göğe kaldırılmıştır.

Hazreti İdris (a.s.) hakkındaki bazı ayet ve hadisler şöyledir:

“Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o da doğruluğun timsali biri idi, bir nebi idi. Biz onu üstün bir makama yücelttik. İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrahim ve İsrail’in nesillerinden ve hidayete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”[4]

“İsmail’i, İdris’i, Zülkifl’i de an. Onların hepsi sabır fazileti ile bezenmişlerdi. Bundan ötürü onları rahmetimize aldık. Gerçekten onlar salih ve erdemli kişilerdi.”[5]

Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) de bir hadis-i şerifinde: “Ben (Miraç gecesinde) dördüncü kat semada (gökte) İdris(a.s.) ile karsılaştım. Cebrail (a.s.) bana: “Bu gördüğün İdris’tir. Ona selam ver.” dedi. Ben de ona selam verdim. O da benim selamıma cevap verdi. Sonra bana: “Merhaba salih kardeş, salih peygamber.” dedi” buyurmuştur.[6]

05/01/2014

Engin DİNÇ


[1] Kur’an-ı Kerim, Araf Suresi, 189-190. ayetler

[2] Tevrat, Bereşit(Tekvin) Suresi, 4/1-2. ayetler

[3] Tevrat, Bereşit(Tekvin) Suresi, 4/10-12,16. ayetler

[4] Kur’an-ı Kerim, Meryem Suresi, 56-57-58-59. ayetler

[5] Kur’an-ı Kerim, Enbiya Suresi, 85-86. ayetler

[6] Hadis-i Şerif, Kaynak: Buhari, Müslim

Yorum bırakın

Özümüz Doğuda, Yüzümüz Batıda

Image

Kocaman bir ah! Çekerek başlıyorum kelimeleri yazıya dökmeye…

Dünyanın en eski ırkı, en büyük devletlerin kurucusu, çağları açıp kapatan bir millet, tüm dünyaya hoşgörüyü, doğruluğu ve adaleti aşılayan bir din sahibiyiz. Oysa buna sahip çıkmak yerine yüzümüzü ne kadar pislik, ne kadar yalan, ne kadar şeytana askerlik eden varsa onlara çeviriyoruz.

Doğunun derin tarihi ve mücevherler değerinde ilmini bir kenara bırakarak, zamanında yağmalayarak, kan dökerek ele geçirdikleri eserlerimizi kendi dillerine çevirdikten sonra bizim ilmimizi bize satan batı devletlerine yüzümüzü çevirmiş; her şeyin üstünde onları görür bir haldeyiz!

Şimdi biraz kendi tarihimizden biraz da onlardan haberdar olalım. Mesela Avrupa’nın hiç sahip olamadıkları ilim adamlarımızı anlatalım:

Abbas Kasım İbn Firnas: 9. Yüzyılda yaşamıştır. Gökbilimci, şair, simyacı, İslam tarihi bilimcisidir. Güneş sistemini ve gezegenlerin hareketleri gösteren Plenatarium adı verilen bir cihaz geliştirmiştir. Cama açı vermeyi başararak gözlüğü icat etmiştir. Taşlardan cam üretmeyi başararak cama ateş ile şekil vermiş ve ilk cam sanayini kurmuştur. En önemli icatı ise Batı’da uçak yapıp uçmayı başaran Wright Kardeşler’den 1023 yıl öncesinde yapılan ilk uçaktır. Kendisi icat ettiği araçla uçmayı başarmıştır.[1]

Ebu Musa Câbir bin Hayyan: 9. Yüzyılda yaşamıştır. Batıda “Geber” ya da “Geberus” olarak bilinmektedir. Fen bilimcisi, simyacı, kimyacı, matematikçi, eczacı, gökbilimci, mühendis, coğrafyacı, fizik tedavi uzmanı ve fizikçidir. Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bu güne kadar az eser kalmasının temel nedeni Avrupa Devletleri’nin batı saldırısı sonucunda kütüphaneleri yağmalayarak eserleri tercüme ettikten sonra yakmalarıdır. Nitrik asit, Hidrojen Klorür, Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asiti ve Sülfikir asit’i icat etmiştir.[2]

Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harezmî: 9. Yüzyılda yaşamıştır. Matematik, gökbilimci ve coğrafyacıdır. Cebir, Astronomi, Coğrafya ve Tarih alanında eserler bırakmıştır. Ayrıca bizim kıymetini bilmediğimiz bu bilim adamı adına SSCB döneminde 1200 yaşı anısına pul bastırılmıştır.[3]

 Farabi: 10. Yüzyılda yaşamıştır. Batıda bilinen adıyla Alpharabius; Filozof, bilim adamı, gökbilimci, felsefeci, mantıkçı, müzisyen… Sadece bir alana yönelmiş değil birçok alana yönelmiş bir bilim adamı. Dünya tarihinde kendisini Muallim-i Sânî ya da Hace-i Sâni (İkinci Öğretmen) olarak tanıtmış bu bilim adamı tam 70 dil bilmekteydi.[4]

Ahmed bin Sehl el-Belhî: 10. Yüzyılda yaşamıştır. Coğrafyacı, Matematikçi, Hekim ve Psikolog’tur. Bilinen 15 adet eseri bulunan el- Belhî’nin sadece 2 adet el yazması eseri günümüze kadar gelebilmiş ve İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir. Eserlerinde psikolojik rahatsızlıkların tedavisi üzerine durmuş olan bilim adamı; başarılı olduğu terapi yöntemlerini kaleme almıştır.[5]

İbn-i Sina: 11. Yüzyılda yaşamıştır. Hekim, yazar, filozoftur. Batılılarca, Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir ve “Büyük Üstad” ismi ile tanınır. Tıp alanında 7 Asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur. Değişik konular üzerine 240’ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü’ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi’t-Tıb’dır (Tıbbın Kanunu). Bu ikincisi ortaçağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain’de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur.[6]

Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî: 11. Yüzyılda yaşamıştır. Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçer. Gökbilim, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla tanınır. Astronomi çalışmaları ile ayın durumlarını gösteren çizimler yapmıştır. Ayrıca tıp, biyoloji, bitkiler üzerinde çalışmalar yapmış; bitkilerin şifaları hakkında eserler bırakmıştır. Yaşadığı yüzyılın en büyük matematikçisi olan Bîrûnî, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın bir birim olarak kabul edilmesini öneren ilk kişi olup sinüs ve kosinüs gibi fonksiyonlara sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilave etmesidir.[7]

Yusuf Has Hacib: 11. Yüzyılda yaşamıştır. Tek ve dünyaya iz bırakan büyük bir eser bırakmıştır; Kutadgu Bilig. Döneminde yazılan ve kabul gören ilk siyasetnamedir. Bu eser bir derleme niteliğinde olup, tüm ilimlerin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

Eserden bir bölüm: “Kitabıma, okuyana mutluluk getirsin, ona doğru yolu getirsin diye Kutadgu Bilig adını koydum. Ben sözlerimi söyledim, düşüncelerimi yazdım. Bu kitap her iki dünya için de doğruyu gösteren bir rehberdir, yardımcı bir eldir. Dosdoğru bir söz söyleyeyim size: Her iki dünyayı da devletle elinde tutabilecek kişiden daha mutlu kimse yoktur. Önce Gündoğdu’yu tanıtayım. O hükümdardır, doğru yasayı (töre) temsil eder. Aydoldu ile mutluluk güneşi doğar, o da mutluluğun(kut)temsilcisidir. Öğüdülmüş aklı, Odgurmuş akıbeti temsil eder. Ben sözlerimi bu dört değer (doğru yasa, mutluluk, akıl, akıbet) üzerine kurdum. Okuduğunda anlayacaksın, dikkat et.”[8]

Kâşgarlı Mahmud: 12. Yüzyılda yaşamıştır. Yazar ve dil bilimcidir. Divan-u Lügat’t-Türk en büyük eseridir. Kitabın tek yazması olan nüsha bugün İstanbul’da Millet Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir. Avrupalıların katilce saldırıları sonucunda bilim adamının yazdığı bilinen Kitabu Cevahirü’n-Nahv fi Lugati’t-Türk (Türk Dili’nin Nahiv Cevherleri) adlı eser kaybolmuştur. Türk dilinin ilk gramer kitabı olan kitabın nerede ve nasıl kaybolduğu tam olarak bilinmemektedir.[9]

İbn Rüşd: 12. Yüzyılda yaşamıştır. Endülüslü-Arap felsefeci, hekim, fıkıhcı, matematikçi ve tıpçıdır. Aristo hakkında araştırmalar yapmış ve onun eserlerini tercüme ederek tekrar gün yüzüne çıkarmıştır. Bizim sahiplenemediğimiz İbn Rüşt için İspanya Cortoba’da heykel dikilmiştir. Ayrıca Dante Alighieri en büyük eseri olan “İlahi Komedya” isimli eserin Limbo isimli bölümünde İbn Rüşt, İbn-i Sina ve Selahattin Eyyübi’ye (IV. Kanto) yer vermiştir.[10]

Yüzyıllar öncesinden günümüze kadar birike birike gelen bilimi derleyerek bir bütün haline getiren eserli saymakla bitiremeyiz. Türk ve İslam bilim adamların keşfettikleri, Avrupalı bilim adamlarınca alınmış ve geliştirilmeye çalışılmıştır. Bizim buradaki en büyük hatamız kendi bilim insanlarımıza sahip çıkmak, eserlerini okumak ve okutmak yerine, yaptıkları araştırmaları devam ettirip geliştirmek yerine, siyasete dalmış, yenilenmeye kendimizi kapatmış ve bilim dünyasından yok olup gitmişiz. Bugün kullandığımız arabadan, uçağa, tıbbi ilaçlardan mevsimlerin keşfine kadar birçok şey Türk ve İslam bilim adamlarınca keşfedilmiştir.

Çok yazmak konuyu uzatmaktan fazlası olmayacaktır elbet fakat araştırıp, öğrenmek isteyen için Moğol istilası ile yıkılan Bağdat Kütüphanesi, Irmakların kitap akması, Haçlı seferleriyle yakılan kütüphaneler, Kudüs’ün haçlıların eline geçmesi ve tapınak şövalyeleri konusunda araştırmalar yapmayı tavsiye ederim.

Bu ilim adamları hala bizlerin içinde yaşıyor. Adalet yeniden dünyaya hükmedecektir ve bunu Anadolu insanı gerçekleştirecektir. Daha önceden yaptık, yeniden yaparız, yapacağız…

05/01/2014

Engin DİNÇ


[3] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/El-Harezm%C3%AE

[4] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/Farabi

[5] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmed_bin_Sehl_el-Belh%C3%AE

[6] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0bn-i_Sina

[7] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/El-Bir%C3%BBni

[8] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_Has_Hacib

[10] Vikipedi İnternet Ansiklopedisi – http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0bn_R%C3%BC%C5%9Fd

Yorum bırakın

Engin DİNÇ – Eşleri Birbiri Üzerindeki Hakları

Görsel

Bizi var eden, toplumları toplum, bireyleri birey eden en önemli konulardan bir tanesi de aile müessesesinin varlığı ve korunmasıdır. Bu mukaddes müessesenin var edilerek, devamlılığının sağlanması da iki tarafın hoşgörü ve haklarının korunmasıyla olacaktır. Mukaddes dinimiz İslam’da erkeğin karısı üzerinde, kadının da kocası üzerinde hak sahibi olmasını öngörülmüştür.

Erkeğin Karısı Üzerindeki Hakları

Son ve hak olan dinimiz İslam erkeği kadına karşı, kadını da erkeğe karşı korumuş ve fıtratları göz önüne alarak tam bir eşitlik sağlamıştır. Ergen bir erkeğin ve bir kadının öncelikle Allah (c.c.) ve sonra çevresindeki insanlar huzurunda söz vererek dünya evine girmeleri, hayırlı olması dilekleriyle kurdukları yuvalarını daim etmeleri birbirlerine karşı haklarını korumakla olacaktır.

Bir kadın kocasına kayıtsız, şartsız bağlı olmalı ve ona uymalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kocası kendisinden hoşnut bir halde ölen kadın, cennete girer.”[1] Dikkat etmek gerekir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) girebilir dememiş, direkt olarak girer demiştir. Tabi ki bu hadis-i şerif’in yorumunda dikkat edilmesi gereken kişinin, mümin olmasıdır. Mümin olan ve kocası kendisinden hoşnut olarak ölen kadın cennete girecektir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu konudaki şöyle buyuruyor: “Kadın, farz namazlarını kılınca, Ramazan orucunu tutunca, ırzını koruyunca ve kocasının emrine uyunca, Rabbin cennetine girer.”[2] Burada görülüyor ki peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir kadının cennete girebilmesini İslam şartlarının yanı sıra kocasına itaat etmesine bağlamıştır. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Hamile olan, çocuk doğuran, çocuk emziren ve çocuklarına şefkatle bakan kadınlar, eğer kocalarına itaatsizlik etmezlerse, namaz kılanları cennete girer.”[3] Bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir kadının cennete girebilmesi için imanın şartlarının yanı sıra kocasına ve çocuklarına karşı şefkatli ve itaatkâr olması gerektiğini vurgulamıştır.

İnsanoğlu hiçbir zaman cehenneme girmeyi istemez, hep cennete girmeyi, mükâfatlandırılmayı istemiştir. Fakat o mükâfatı hak ettim mi acaba? Diye kendisine sormaz. Soracak olsak bugün ölen herkes kendisini cennete layık görür fakat bir kadının, iyi ve şefkatli kocasına karşı sesini yükseltmesi dahi onu cennetten uzaklaştıracaktır, bunu bilmez.

Soruyorum evli kadınlar kocalarınıza karşı ne kadar hoşgörülüsünüz? Onların hizmetini yaparken ne kadar yürekten sevgiyle yapıyorsunuz? Size bir altın, bir hediye alamadıkları zaman başkasının kocasıyla kıyaslamıyor musunuz? Peki, bundan hiç mi utanmıyorsunuz?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Bana Cehennem gösterildi, cehennemliklerin çoğunu kadınların meydana getirdiklerini gördüm.” Kadınlar: “Ne yüzden Ya Resulullah?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.): “Çok lanet ediyorsunuz ve iyi geçimli kocalarınıza karşı nankörlük ettiniz için.” Diye cevap verdi.[4] Yine diğer bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle anlatıyor: “Cennet bana gösterilince oradakilerin arasında kadınların azınlıkta olduğunu gördüm. “Kadınlar nerede?” diye sorunca Cebrail (a.s.) bana: “Altın ve parlak boyalar onları alıkoydu.” Diye cevap verdi.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu konudaki hadisleri öylesine çoktur ki bizler bir kısmını dahi anlayıp akıl süzgecinden geçirseydik, hem aile bağlarımız sağlam olur, boşanmalar azalırdı. Hem de yarınlara daha hayırlı evlatlar yetiştirebilirdik.

H.Z. Âişe (R. Anha) şöyle anlatıyor: “Bir gün evlilik çağına varmış genç bir kız Peygamberimize gelerek; “Ya Resulullah evlenmekten korkuyorum, kocanın kadın üzerindeki hakları nelerdir?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) de ona; “Eğer onun vücudu tepeden tırnağa irin olsa ve sen onu dilin ile yalayıp temizlesen yine hakkını ödeyemezsin.” Diye cevap verdi. Genç kız bunun üzerine; “O halde evlenmeyeyim mi?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayır, ne münasebet evlen. Çünkü o daha hayırlıdır.” Diye cevap verdi.[5]

Bir kadın kocasından izinsiz hiçbir işe kalkışmamalıdır. Çünkü evlilik demek iki insanın bir olması demektir. Kadının kocasından habersiz yapacağı bir işin sonunda kocasının başını yere eğebilir. Yapacağı her işte önce kocasına danışmalı ve onun rızasını almalıdır. Kocasının rızasını almadan yaptığı iş hayırlı dahi olsa, şer olarak amel defterine kaydedilebilir.

İbn-i Abbas (r.a.) anlatıyor: “Has’am kabilesinden bir kadın Peygamberimize gelerek; “Ya Resulullah ben dul bir kadınım, evlenmek istiyorum, koca hakları nelerdir?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: “Kocanın karısı üzerinde başlıca şu hakları vardır.

– Kocası kadın ile yatmak isteyince kadın deve sırtında bile olsa onu reddetmemelidir.

– Kocasının evinden onun iznini almadan hiçbir şey vermemelidir, eğer verirse sevabı kocasının günahı kendisinin olur.

– Kocasının iznini almadan nafile oruç tutmamalıdır. Eğer tutarsa açlık ve susuzluk çekmiş olur hiçbir sevabı olmaz.

– Eğer kocasından izinsiz evden çıkarsa eve dönünceye kadar veya yaptığından tövbe edinceye kadar melekler ona lanet eder.”[6]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadının kocasına karşı ne kadar itaatkâr olması gerektiğini vurguladığı bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Bir insanın diğer bir insana secde etmesini isteseydim, karısı üzerindeki hakkının öneminden dolayı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadınların sokakta olmaktan çok evde olmasının ne denli önemli olduğunu, kadının evinin hizmetkârı olması gerektiğini şöyle vurgulamaktadır: “Kadının Rabbi’nin rızasına en yakın olduğu durumu evinin dört duvarı arasında bulunduğu zamandır. Evinin dört duvarı arasında kıldığı namaz, camide kılacağı namazlardan, odasında kıldığı namaz, evinin diğer herhangi bir yerinde kıldığı namazlardan ve iç odasında(yatak odası) kıldığı namaz, odasında kılacağı namazdan daha faziletlidir.”[7]

Bir kadın erkeği için, namusunu yabancı gözlerden korumalı ve erkeğinden ihtiyacı fazlasını isteyerek onu haram kazanmaya sürüklememelidir. Günümüzde kadınların birçoğu kocası az kazanıyor, başkasının kocası çok kazanıyor diyerek evinde huzursuzluk çıkartıyor, bir kısmı kocasının haram kazanmasını isteyerek, haram yemeğe rıza gösteriyor, bir kısmı ise daha fazla kazanarak kendisini madden ihya edebilecek adamlarla zina yapıyor. Hele ki son bahsettiğimiz kadın; yani başka erkeklerle çok para kazanıyor diyerek zina eden ve onlardan bunun karşılığında lüks bir yaşandı, para, altın talep edenler ki vay onların haline! Çünkü hem zina ile büyük günahı işliyor. Hem kocasını aldatarak eş hakkına girerek Allah’ın (c.c.) gazabına nail oluyor, hem kocasını aldatıp kul hakkına giriyor, hem de Allah’ın (c.c.) eşine verdiği rızkı kabul etmeyip, beğenmeyerek karşı geliyor. Sabırsızlık ediyor. Bu kadının bu haliyle cehennemlik olduğunu biz aşikâr gözlerle görüyoruz ki Allah (c.c.) bu kadının bizlerden gizli tuttuğu fakat kendisine aşikâr olan daha nice günahlarından haberdardır. Her bir günahı için cehennemde büyük azap kendisini beklemektedir. Dünyada zina ile haram ile sahibi olduğu altınlar, hediyeler yarın mahşerde kendisine fayda sağlayacak mı?

Erkek karısına rızık verici değildir, bir eş bir hayat arkadaşı, imanın diğer yarısıdır. Kadın kocasını seçerken, bana güzel bakar, bol para verir, güzel hediyeler alır. Bu adam çok para kazanan adam diyerek değil, bu adam imanımı tamamlar, secde ederken yanımda o da secde eder. İmam olup bana namaz kıldırır demelidir.

İlk Müslüman kadınların halleri böyledir. Kadınlar ve kızlar babalarını dışarıya uğurlarken arkasından şöyle söylerlerdi: “Sakın haram kazançlara sapma. Biz açlık ve sıkıntıya dayanırız, ama cehenneme katlanamayız.”

İmam-ı Gazali Mükâşefetü’l Kulûb adlı eserinde bu konu üzerine şöyle bir kıssa anlatmaktadır: “İlk Müslümanlardan bir erkek bir yolculuğa niyetlenir. Komşuları yolculuğa çıkmasını doğru bulmazlar; Karısına: “Kocanın yolculuğa çıkmasına niye razı oluyorsun? Hâlbuki sana nafaka bırakmadı.” Derler. Kadın komşularına şu cevabı verir: “Kocamı bildim bileli rızık verici olarak değil, yiyici olarak tanıdım. Benim rızkımı veren Rabbim var. Şimdi yiyici gidiyor fakat rızıklandırıcı bakidir.”[8]

Kadının Erkeği Üzerindeki Hakları

Erkeklerin kadınlar üzerinde olduğu kadar, kadınların da erkekler üzerinde sahip olduğu haklar vardır. Peygamber Efendimiz: “Cennet annelerin ayakları altındadır.”[9] Ve “Anne cennet kapılarının ortasındadır.”[10] Hadis-i şerifleriyle kadının ve annenin ne denli önem arz ettiğini vurgulamıştır. Her kadın bir anne adayıdır. O halde her kadının cennetin anahtarı demektir. Kadınlar, erkeğin hem maddi hem de manevi hazzını sağlamaktadır. Allah-u Teâlâ Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de dahi kadına verdiği önemi göstermek için Nisa ve Nur Surelerini indirmiş ve surelerin tamamına yakınında kadınların hakları üzerinde durmuştur. Bizi var eden Rabbimizin dahi böylesine önemle yaklaştığı kadınların bugün töre cinayetlerine maruz kalması, koca dayağı yemesi, kocasından bin bir türlü laf işitmesine rağmen sabır ile evine ve çocuklarına analık etmesi onu cennete götürecekken ona bu zulümleri edeni de cehenneme götürecektir.

Allah (c.c.) evlenirken de kadınlara bazı haklar tanımıştır ve şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız ve kendilerine vermiş olduğunuz mehrin bir kısmını elde etmek için onlara baskı yapmanız helal değildir. Meğerki arayı açacak bir fuhuş irtikâp etmiş olsunlar. Onlarla iyi geçininiz. Eğer hoşunuza gitmemişlerse, olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayır takdir etmiş olabilir.”[11] Ve Allah (c.c.) yine buyuruyor ki: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na kulluk ediniz. Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, eşinize, yolda kalmışlara ve elinizin altındakilere iyi davranın. Kuşkusuz Allah Teâlâ, kendini beğenmiş ve böbürlenen kimseleri sevmez.”[12]

Kadınlar fıtratları gereği duygusal, çabuk hüzünlenen, küçük sorunları dahi çabuk büyüten ve bunun sonrasında pişman olan kimselerdir. İşte bu sebepten dolayı kadınların fıtratını bilmek ve ona göre davranmak gerekir. Onların duygusal olduklarında onları kırmamak, üzmemek gerekir. Küçük sorunları büyütüp size karşı asileşmeye başladıklarında onlara karşı sabırla yaklaşmalı ve koca haklarından bahsederek isyana giden yoldan onları çevirmelisiniz. Erkek, karısına helal yoldan yedirmeli, giydirmeli ve haram olan her şeyden uzak tutmalıdır. Karısının ihtiyaçlarını karşılamalı, hem madden hem de manen hazzını yüksek tutmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kadınlara büyük önem vermiş ve onlar hakkında ölümünden hemen önce verdiği öğütte, nefesi titreye titreye şöyle bahsetmiştir: “Namaza, namaza. Elinizin altındakilere… Onlara güçlerinin üzerinde yük yüklemeyin. Kadınlar hakkında Allah’tan (c.c.) korkun. Allah’tan (c.c.) korkun… Onlar sizin elinize verilmiş birer emanettir… Onları Allah’ın (c.c.) emaneti olarak aldınız… Avret yerleri Allah’ın (c.c.) buyruğu uyarınca size helal oldu…”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Kadının huysuzluklarına sabırla katlanan erkeklere Yüce Allah (c.c.), karşılaştığı belalara katlanan Eyyûb’e (a.s.) verdiği mükâfatı verir. Kocasının huysuzluklarına katlanan kadına da Firavun’un karısı Asiye’ye verdiği sevabı verir.”

İmam-ı Gazali Mükâşefetü’l Kulûb adlı eserinde bir kıssayı şöyle anlatıyor: Peygamberimiz (s.a.v.) H.Z. Âişe (r. Anha) ile tartışmıştı. Araya H.Z. Ebu Bekir’i (r.a.) hakem koymuşlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) H.Z. Âişe’ye (r.anha) “Sen mi konuşacaksın ben mi konuşayım?” diye sorunca H.Z. Âişe (r. Anha): “Sen konuş fakat sadece doğruyu söyle.” Deyince H.Z. Ebu Bekir (r.a.) dayanamayıp kızı H.Z. Âişe’ye (r. Anha) “Ey nefsinin dostu! O doğrudan başka bir söz söyler mi ki?” dedi, bir tokat attı ve ağzını kanattı. H.Z. Âişe (r. Anha) de Peygamberimize (s.a.v.) sığınarak, O’nun arkasına geçti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) H.Z. Ebu Bekir’e (r.a.) “Seni bunun için çağırmamıştık ve böyle yapmanı istememiştik.” Dedi.[13]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tartışmış dahi olsa eşinin hakkını gözetmiş ve babasına karşı korumuştur. Bu hususta Enes İbn-Malik (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Peygamberimiz (s.a.v) kadınlara ve çocuklara karşı insanların en şefkatlisiydi.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) eşiyle bolca şakalaşır, güler, eğlenirdi. H.Z. Âişe (r. anha) anlatıyor: “”Bir Aşure günü, oynaşan zenci ve zenci olmayanlardan bir araya gelmiş bir oyuncu grubunun gürültülerini duydum. Peygamberimiz (s.a.v.) bana “Onların oyunlarını görmek ister misin?” dedi. “Evet” dedim. Bunun üzerine Peygamberimizin çağrısıyla evin önüne geldiler. Peygamberimiz (s.a.v.) kapıya geldi, avucunu kapıya dayadı, elini uzattı, bende çenemi onun koluna dayadım ve dışarıda oynayanları seyretmeye koyuldum. Peygamberimizin (s.a.v.) birkaç defa “Artık yeter mi?” demesine rağmen bende iki-üç defa ona “Biraz dur” dedim. Nihayet artık yine “Artık yeter mi?” demesi üzerine; “Evet” dedim de oyunculara gitmelerini söyledi, onlar da çekip gitti.”[14]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) eşlere iyi davranmak hususunda şöyle buyurmaktadır: “İmanı en olgun Müminler, huyu en güzel olanı ile eşine karşı en tatlı davrananlardır.”[15]

Halifeler arasında en heybetli ve sert yüzlüsü olan H.Z. Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: “Erkeğin ailesi içinde çocuk gibi olması ve gerektiği zaman erkekliğini ortaya koyması gerekir.”

Erkek karısına hoşgörülü ve sevecen olması gerekirken dediğimiz üzere onun fıtratını da bilmeli ve her istediğine onay vermemelidir. Çünkü kadının nefsi erkeğin nefisinin dokuz katıdır. Bu dokuz kat nefis sabır ve sebatta dokuz kat yükselirken, arzu ve şehvette de dokuz kat aşağı inmektedir. İşte erkek yeri geldiğinde kadının nefsini dizginlemeli ve her istediğine olur dememelidir. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Karısına köle olan mahvolur.” H.Z. Ömer (r.a.) bu konuda: “Kadının arzularına karşı durunuz, çünkü onların arzularına karşı koymada bereket vardır.” Yine Hasan el-Basrî (k.s.) şöyle buyuruyor: “Allah adına yemin ederek söylüyorum, karısının her arzusuna uyan erkeği Allah, cehenneme atar.”

Kadın haklarının korunmasını dahi erkekten istemeli, kendi hakkını kendi savunma yoluna gitmemelidir. Çünkü erkek dünyada kadın üzerinde hâkimdir. Bu konuda Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de şöyle buyrulmuştur: “Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler.”[16]

01/01/2014

Engin DİNÇ


[1] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Tirmizî 1161, Ebû Ya‘lâ, Müsned 6903, Beylakî, Şuabü’l İman 8744)

[2] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (İbn Hibban, Sahih, İhsan 4163, Mevârid 1296, Taberani, Evsat 4598)

[3] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (İbn Mace 2013, Ahmed B. Hanbel 22227)

[4] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Buharî 298, Müslim 79)

[5] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Hâkim, Müstedrek 2768, Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 4/307, Nesâi, Kübrâ 5386

[6] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Ebu Ya lâ, Müsned 2455, Hyesemî, Mecmeu’z-Zevâid 4/306-307

[7] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (İbn Hibban, Sahih, İhsan 5598, Mevârid 329, Bazzâr, Müsned 2061, Taberanî, Kebîr 10115

[8] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Kalplerin Keşfi) – Çelik Yayın Evi – Bölüm 95 – Erkeğin Karısı Üzerindeki Hakları – Sayfa 523

[9] Nesâî, Cihad 6

[10] Ahmed B. Hanbel 198

[11] Nisa Suresi 19. Ayet

[12] Nisa Suresi 36. Ayet

[13] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Kalplerin Keşfi) – Çelik Yayın Evi – Bölüm 94 – Kadının Erkeği Üzerindeki Hakları – Sayfa 517

[14] İmam-ı Gazali – Mükâşefetü’l Kulûb (Kalplerin Keşfi) – Çelik Yayın Evi – Bölüm 94 – Kadının Erkeği Üzerindeki Hakları – Sayfa 518

[15] Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ 9154, İbn Ebî Şeybe, Musannef 25319, Hâkim, Müstedrek 173

[16] Nisa Suresi 34. Ayet